Menu
RSS

Arapça Dersleri İnne Ve Kardeşleri

BİR ÖNCEKİ                                                                                                                                 BİR SONRAKİ

 

Arapça Dersleri İnne Ve Kardeşleri

 

İNNE VE KARDEŞLERİ

(إِنَّ) ve görev bakımından ona benzeyen edatlar isim cümlesi dediğimiz mübtedâ ile haberin önüne gelir, mübtedâ ile haberin adını değiştirirler. Artık mübtedânın adı; (إِنَّ)’nin ismi, haberin adı da (إِنَّ)’nin haberi olarak değişir. Bu edatlar isim cümlesinin başına gelip mübtedâ ve haberin adını ve irabını (harekesini) değiştirdikleri için değiştirenler manasında “en-Nevâsıh” (اَلنَّواسِح) diye adlandırılırlar.

Fiile benzeyen harfler de denilen bu harfler ve işlevleri şunlardır:

لاَ

لَعَلَّ

لَيْتَ

لَكِنَّ

كَأَنَّ

أَنَّ

إِنَّ

(إِنَّ) ve ona benzeyenler dediğimiz bu edatlar isimlerini mansûb (fetha), haberlerini merfû (zamme) yaparlar.

اَلْبَحْرُ هاَدِئٌ.

Deniz sakindir.

إِنَّ الْبَحْرَ هاَدِئٌ.

Gerçekten deniz sâkindir.

اَللَّهُ غَفُورٌ.

Allah çok bağışlayandır.

إِنَّ اللَّهَ غَفُورٌ.

Şüphesiz ki Allah çok bağışlayandır.

Son cümlede إِنَّ edatu nasb, اللَّهَ (إِنَّ)’nin ismi غَفُورٌ ise (إِنَّ)’nin haberidir.

Sırasıyla bu edatları ve işlevlerini görelim:

إِنَّ: Muhakkak, doğrusu, gerçekten, hakikaten, şüphe yok ki, şüphesiz manalarına gelen tahkik (pekiştirme ) edatıdır. Cümle örnekleri:

اَلْمُؤْمِنُونَ إِخْوَةٌ.

Mü’minler kardeştir.

إِنَّ الْمُؤْمِنِينَ إِخْوَةٌ.

Şüphe yok ki mü’minler kardeştir.

رِحْلَةُ الْحَجِّ سَهْلَةٌ.

Hac yolculuğu kolaydır

إِنَّ رِحْلَةَ الْحَجِّ سَهْلَةٌ.

Gerçekten hac yolculuğu kolaydır.

إِنَّ اللَّهَ واَحِدٌ.

Şüphe yok ki Allah birdir.

إِنَّ مُحَمَّداً رَسُولٌ.

Şüphe yok ki Muhammed (s.a.) peygamberdir.

إِنَّ رَحْمَةَ اللَّهِ واَسِعَةٌ.

Şüphe yok ki Allah’ın rahmeti (merhameti) geniştir (boldur).

إِنَّ edatı başta bulunduğunda hemzesi esre olur.

(إِنَّ) nin hemzesinin esre olduğu yerler şunlardır:

a) (إِنَّ) den önce emir fiili veya ياَ gibi nidâ (ünlem) edatı bulunduğunda إِنَّ gene başta sayılır:

قاَلَ الرَّسُولُ فيِ غاَرِ حِراَءَ "لاَ تَحْزَنْ إِنَّ اللَّهَ مَعَناَ".

Peygamber Hira mağarasında (arkadaşı Ebûbekir’e) “Mahzun olma! Muhakkak ki; Allah bizimle beraberdir” dedi.

اِصْبِرْ إِنَّ اللَّهَ مَعَناَ.

Sabret. Muhakkak ki Allah bizimle beraberdir.

ياَ بُنَيَّ إِنَّ الصَّلاَةَ نُورٌ.

Ey oğulcuğum, namaz gerçekten nurdur (ışıktır) .

b)قَوْلُ kelimesinden türeyen (قاَلَ –قَوْلاً-يَقُولُ demek, söylemek) kelimelerinden sonra;

قاَلَ إِنَّ اللَّهَ واَحِدٌ.

Muhakkak ki Allah birdir dedi.

c)Yemin’den sonra;

وَاللَّهِ[1] إِنَّكَ لَمُجْتَهِدٌ.

Vallahi, sen gerçekten çalışkansın.

Not: Başında إِنَّ bulunan isim cümlesinin haberine yeminsiz de (yine gerçekten, hakikaten anlamını veren) te’kîd lâmı gelebilir:

..إِنَّكَ لَمِنَ الْمُرْسَلِينَ.

..Şüphe yok ki sen peygamberlerden (biri)sin (Bakara, 252) .

*İnne ve benzerlerinin haberleri müfred, cümle ya da şibh-i cümle (zarf ya da câr-mecrûrlu cümlecik) olabilir:

Müfred:

إِنَّ الْبَيْتَ قَدِيمٌ.

Gerçekten ev eskidir.

إِنَّهُ وَلَدٌ جَمِيلٌ.

Muhakkak ki o güzel bir çocuktur.

إِنَّ هَذاَ أَخُو عَلِيٍّ.

Muhakkak ki bu Ali’nin kardeşidir.

Not: Sıfat ve isim tamlamaları müfred kabul edilir.

İsim Cümlesi:

إِنَّ خاَلِداً أَبُوهُ غَنِيٌّ.

Gerçekten Hâlit’in babası zengindir.

Fiil Cümlesi:

إِنَّ الْمُسْلِمِينَ يُؤْمِنُونَ بِاللَّهِ.

Gerçekten müslümanlar Allah’a inanırlar.

إِنَّ جِبْرِيلَ قَدْ نَزَلَ بِأَمْرِ اللَّهِ إِلَى الْأَرْضِ.

Muhakkak ki Cibril (a.s.) Allah’ın emri ile yeryüzüne inmiştir.

Şibh-i Cümle (Zarf):

إِنَّ الْغَيْبَ عِنْدَ اللَّهِ.

Muhakkak ki gayb Allah’ın katındadır (yanındadır).

 

 

إِنَّ خَلْفَ الْبَيْتِ سَياَّرَةً.

Gerçekten evin arkasında araba var[2].

إِنَّ قَلْبَ الْمُؤْمِنِ بَيْنَ إِصْبَعَيْنِ مِنْ أَصاَبِعِ الرَّحْمنِ.

Mü’minin kalbi Rahmân’ın parmaklarından iki parmak arasındadır (Müteşâbih nas) .

Şibh-i Cümle (Câr-Mecrûr):

إِنَّ الْفَوْزَ الْكَبِيرَ فِي الْآخِرَةِ.

Muhakkak ki büyük kurtuluş ahirettedir.

إِنَّ اللَّهَ مَعَ الصاَّبِرِينَ.

Muhakkak ki Allah sabredenlerle beraberdir (Bakara, 153) .

إِنَّ اللَّهَ فِي قُلُوبِ عِباَدِهِ الْمُخْلِصِينَ.

Allah ihlaslı kullarının kalbindedir.

     

*(إِنَّ) ile başlayan isim cümlelerinin kısımlarında da mübtedâ ile haberde olduğu gibi takdim ve tehir bulunabilir:

إِنَّ إِلَيْناَ إِياَبَهُمْ ثُمَّ إِنَّ عَلَيْناَ حِساَبَهُمْ.

Şüphesiz onların dönüşleri (ancak) bizedir sonra onların hesabları da bize aittir (Gâşiye, 25, 26) .

إِنَّ مَعَ الْعُسْرِ يُسْراً.

Muhakkak ki zorlukla beraber kolaylık vardır (İnşirah, 5).

(إِنَّ)’nin ismi  (إِنَّ)’nin haberi

 

*Cümlenin kısımları yer değiştirince habere gelecek meftuh te’kîd lâmı ismin başına gelir:

إِنَّ فِي هَذاَ لَبَلاَغاً.

Muhakkak ki bunda bir tebliğ var (Enbiya, 106) .

Arada fasıl zamiri bulunduğunda lâm onun başına gelir:

إِنَّ هَذاَ لَهُوَ الْقَصَصُ الْحَقُّ.

Gerçekten bu elbette ki doğru haberlerdir (Âl-i İmran, 62) .

أَنَّ: de anlam bakımından إِنَّ gibi tahkik (pekiştirme) harfidir. ..ki, ..dığını, ...eceğini, ...olduğu gibi manalarına gelir. Masdar manasını da ifâde eder. إِنَّ başta, أَنَّcümlenin ortasında gelir. (أَنَّ) cümle başında kullanılmaz. Fiil cümlelerinde mef’ûl durumundaki yan cümleciklerin başında bağlaç olarak kullanılır:

تَناَمُ التِّلْمِيذَةُ مُبَكِّرَةً.

Kız öğrenci erken uyur.

أَ لاَ تَعْلَمُ أَنَّ  التِّلْمِيذَةَ تَناَمُ مُبَكِّرَةً.

Öğrencinin erken uyuduğunu bilmiyor musun?

عَلِمْتُ أَنَّ الْإِمْتِحاَنَ قَرِيبٌ.

İmtihanın yakın olduğunu öğrendim.

 

 

عَلِمْتُ أَنَّ الْحَجَّ مُطَهِّرٌ لِلنَّفْسِ.

Haccın kişi için temizleyici olduğunu bildim (anladım) .

أَشْهَدُ أَنَّ مُحَمَّداً رَسُولُ اللَّهِ.

Muhammed'in Allah'ın Rasûlü olduğuna şahitlik ederim[3].

هَلْ فَهِمْتُمْ أَنَّ هَذاَ الْكِتاَبَ هُدىً لِلناَّسِ؟

Bu kitabın insanlar için bir hidayet (yol gösterici) olduğunu anladınız mı?

*أَنَّ isim ve haberiyle birlikte isim cümlesi olarak mefulun bih, fâil, naib-i fâil olabilir. Kendisinden önce bu durumları belirleyen bir fiil gelir:

Mef’ûlün bih:

عَلِمْتُ أَنَّ الْبَحْرَ هاَدِئٌ.

Denizin hakikaten sâkin olduğunu bildim.

عَلِمْتُ أَنَّ فِي حَقِيبَتِهِ كِتاَبَيْنِ.

Çantasında iki kitap olduğunu bildim.

أَدْرَكْتُ أَنَّ رَحْمَةَ اللَّهِ واَسِعَةٌ.

Allah’ın rahmetinin geniş olduğunu idrak ettim.

عَلِمْتَ أَنَّ عَلِياَّ مَرِيضٌ.

Ali’nin hasta olduğunu bildin (öğrendin).

Mef’ûlün bih: Mahallen mansûb

 

Fâil:

يَسُرُّنِي أَنَّكُمْ ناَجِحُونَ فِي الْإِمْتِحاَنِ.

İmtihanda başarılı olmanız beni sevindirir.

Fâil: mahallen merfû

 

Nâib-i Fâil:

سُمِعَ أَنَّ خاَلِداً فاَزَ فِي السِّباَقِ.

Halit’in yarışta kazandığı duyuldu.

Nâib-i Fâil: Mahallen merfû

 

* (أَنَّ) nin başına (لِ) getirilmesiyle yapılan (لِأَنَّ) edatı “çünkü, …dığı için” irab bakımından (إِنَّ) ve kardeşleri gibidir:

اِبْتَسَمَ مُحَمَّدٌ لِأَنَّ السَّيَّارَةَ حَضَرَتْ.

Muhammed gülümsedi çünkü araba geldi.

(Araba geldiği için Muhammed gülümsedi)

أَعَدَّتْ زَيْنَبُ الْغَداَءَ لِأَنَّ واَلِدَتَهاَ مَشْغوُلَةٌ.

Öğle yemeğini Zeyneb hazırladı çünkü annesi meşgul (dür).

(Annesi meşgul olduğu için öğle yemeğini Zeynep hazırladı)

 

 

 

ذَهَبَتْ فاَطِمَةُ إِلَى الْمَكْتَبَةِ لِأَنَّ الْمُدَرِّسَةَ غاَئِبَةٌ.

Fâtıma kütüphaneye gitti çünkü öğretmen yok(tur).

(Öğretmen olmadığı için Fâtıma kütüphaneye gitti)

كَأَنَّ : gibi, sanki, güya, ..yor gibi, mış gibi, ..casına. ...ecek gibi, ..a benzer manalarına gelir. Mübtedâ’nın habere benzediğini anlatır.

اَلْكَعْبَةُ قَلْبُ الْعاَلَمِ الْإسْلاَمِيِّ.

Kâbe İslâm âleminin kalbidir.

كَأَنَّ الْكَعْبَةَ قَلْبُ الْعاَلَمِ الْإسْلاَمِيِّ.

Sanki Kâbe İslâm âleminin kalbidir.

(veya; Kâbe İslâm âleminin kalbi gibidir).

مَلاَبِسُ الْإِحْراَمِ أَزْهاَرٌ بَيْضاَءُ.

İhram elbiseleri beyaz çiçeklerdir.

كَأَنَّ مَلاَبِسَ الْإِحْراَمِ أَزْهاَرٌ بَيْضاَءُ

Sanki ihram elbiseleri beyaz çiçeklerdir.

(veya; İhram elbiseleri beyaz çiçekler gibidir)

كَأَنَّ الْكِتاَبَ أُسْتاَذٌ.

Kitap hoca gibidir.

كَأَنَّ الْكِتاَبَ صَدِيقٌ مُخْلِصٌ.

Kitap samimi bir dost gibidir.

كَأَنَّ الْقَمَرَ مِصْباَحٌ.

Ay sanki lâmba gibidir.

لَكِنَّ:..ama, fakat, lâkin, ancak, ne var ki, şu kadar var ki, manalarına gelir.

İstidrâke delâlet eder. İstidrâk; söylenen sözden muhâtabın zihninde doğacak yanlış anlamayı önlemektir. Daha ziyade cümle ortasında olur. Fiillerin önünde (لَكِنْ) şeklinde sonu cezimli gelir.

اَلْبَيْتُ جَدِيدٌ لَكِنَّ الْحَىَّ مُزْعِجٌ[4].

Ev yenidir fakat mahalle rahatsız edicidir.

 

اَلْبَيْتُ جَدِيدٌ لَكِنَّ الْأَثاَثَ[5] قَدِيمٌ.

Ev yenidir, fakat mobilyalar eskidir.

 

 

اَلْحَدِيقَةُ واَسِعَةٌ لَكِنَّ أَشْجاَرَهاَ قَلِيلَةٌ.

Bahçe geniştir, fakat ağaçları azdır.

 

 

وَقَفْتُ فِي الصَّفِّ طَوِيلاً وَلَكِنْ لَمْ يَحْضُرِ الْمُدَرِّسُ.

Sınıfta uzun (süre) durdum fakat öğretmen gelmedi.

 

       

لَيْتَ : keşke, ne olaydı, ne olurdu manalarına gelir. Temennî bildirir.

اَلْجَوُّ مُعْتَدِلٌ الْيَوْمَ.

Bu gün hava mu’tedildir (ılımandır) .

لَيْتَ الْجَوَّ مُعْتَدِلٌ الْيَوْمَ.

Keşke bugün hava mu’tedil (ılıman) olsa.

لَيْتَ الْخَبَرَ صَحِيحٌ.

Keşke haber doğru olsaydı.

لَيْتَ الْفاَكِهَةَ ناَضِجَةٌ[6].

Keşke meyve olgun olsaydı.

أَتَمَنَّى أَنْ تَحْضُرَ السَّياَّرَةُ الْيَوْمَ.

Arabanın bugün gelmesini temenni ediyorum.

لَيْتَ السَّياَّرَةَ تَحْضُرُ الْيَوْمَ.

Keşke araba bugün gelse.

*لَيْتَ ’nin başına ünlem edatı olan ياَ eklenirse üzüntü, pişmanlık manası meydana gelir. Olmuş bitmiş şeyler ve mümkün olmayacak arzular için “keşke şöyle olsaydı” “keşke şöyle yapmasaydım” vb. ifadeleri belirtmede kullanılır.

ياَ لَيْتَ أَباَهُ لَمْ يَضْرِبْهُ.

Keşke babası onu dövmeseydi.

لَيْتَهُ   keşke o...

لَيْتَناَ   keşke biz ...

لَيْتَنِي   keşke ben...

 

لَعَلَّ: belki, ola ki, ihtimal ki, umulur ki, ..bilir manalarına gelir. Tereccî (umma) bildirir.

اَلْمُساَفِرَتاَنِ تَعُوداَنِ إِلىَ أَهْلِهِماَ.

İki yolcu ailelerine dönüyor.

لَعَلَّ الْمُساَفِرَتَيْنِ تَعُوداَنِ إِلىَ أَهْلِهِماَ.

Belki iki yolcu ailelerine döner.

لَعَلَّ الْكِتاَبَ رَخَيِصٌ.

Umulur ki kitap ucuzdur.

لَعَلَّ الْمَرِيضَ ناَئِمٌ.

Belki hasta uyuyordur.

لَعَلَّ الْمُساَفِرِينَ قاَدِمُونَ الْآنَ.

Belki yolcular şimdi gelmektedir.

اِذْهَبْ إِلىَ الْمُسْتَشْفىَ فَلَعَلَّ الطَّبِيبَ يَفْحَصُ لَكَ هُناَكَ جِسْمَكَ.

Hastaneye git, belki doktor senin bedenini orada muayene eder.

اِذْهَبْ إِلىَ الْمَعْمَلِ فَلَعَلَّ الْمُعَلِّمَ يَشْرَحُ لَكَ هُناَكَ دَرْسَكَ.

Labrotuvara git, umulur ki, öğretmen sana orada dersini açıklar.

لَيْتَ ve لَعَلَّ  nin manaları birbirine yakındır. لَيْتَ vukuu güç olan şeyde لَعَلَّ ise daha çok vukuu kolay ve mümkün olan şeyde kullanılır.

(إِنَّ) ve kardeşlerinin diğer özellikleri:

*(إِنَّ - أَنَّ - كَأَنَّ - لَكِنَّ) mütekellim yâ'sı ile birleştiklerinde nûnu'l-vikâye alabilirler de almayabilirler de;

(إِنَّنِي - إِنِّي ) (أَنَّنِي- أَنِّي) (كَأَنَّنِي- كَأَنِّي) (لَكِنَّنِي - لَكِنِّي)

لَيْتَ  ve  لَعَلَّise nûnu'l-vikâye alırlar: لَيْتَنِي  ve  لَعَلَّنِي

*Muttasıl zamirler inne ve kardeşlerinden biriyle birleşince onların ismi olarak (mahallen) mansûb olurlar:

 

لَعَلَّناَ

لَيْتَنِي

لَكِنَّكَ

كَأَنَّكَ

أَنَّهاَ

إِنَّهُ

إِنَّ الشَّجَرَةَ بَعِيدَةٌ.

Ağaç uzaktır.

 

إِنَّهاَ بَعِيدَةٌ.

Gerçekten o uzaktır.

 

إِنَّهُمْ لَعَنُوهُ.

Gerçekten onlar onu lanetlediler.

 

كَأَنَّهُ نَسِيَ.

Sanki o unuttu.

 

اَلْقَمِيصُ رَخِيصٌ لَكِنَّهُ جَمِيلٌ.

Gömlek ucuzdur fakat güzeldir.

 

...إِنِّي ذاَهِبٌ إِلَى رَبِّي...

...Gerçekten ben Rabbime gidiyorum... (Saffat, 99)

 

إِنَّهُ مِنْ سُلَيْماَنَ وَ إِنَّهُ بِاسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ.

 

(Belkıs’a gönderilen) o (mektup) Süleyman’dandır ve o Rahmân Rahîm Allah’ın adıyla (başlamakta)dır. (Neml, 30) .

 

ماَ سَمِعَ الْكاَفِرُونَ قَوْلَ الرَّسُولِ وَقاَلُوا لَهُ إِنَّكَ فَقِيرٌ وَ نَحْنُ أَغْنِياَءُ.

 

Kâfirler Peygamber’in sözünü duymadılar (duymazlıktan geldiler) ve ona “Sen fakirsin biz zenginiz dediler.

 

قاَلَ إِنِّي عَبْدُ اللَّهِ وَ إِنَّهُ جَعَلَنِي نَبِياًّ.

 

“Muhakkak ki ben Allah’ın kuluyum ve O beni bir peygamber yaptı” dedi.

 

                 

إِنَّ ve Kardeşlerinin etkisiz olması:

إِنَّ ve benzerlerinin sonuna ماَ harfi geldiğinde ismini nasb haberini ref etmez. Tekrar mübtedâ ve haber gibi okunur. إِنَّ nin sonuna ماَ gelince إِنَّماَ ya da ortada gelince (أَنَّماَ) (ancak, yalnız) olur ve artık kasr (sınırlandırma) edatı olur.

إِنَّماَ الْمُؤْمِنُونَ إِخْوَةٌ.

Müminler ancak kardeştir (Hucurat, 10).

إِنَّماَ الْأَعْماَلُ بِالنِياَّتِ.

Ameller ancak niyetlerledir (niyetlere göredir)(Hadis) .

*Bu edatlar isim cümlesine gelirken, sonlarına (ماَ) gelince fiil cümlesinin başına da gelirler:

إِنَّماَ أَشْكُو..[7]

Ben ancak …şikayet ederim (Yusuf, 86) .

كَأَنَّماَ يَقُولُ..

Sanki (şöyle) der gibiydi…

(إِنَّ) ve (أَنَّ) tahfif de edilebilirler. Tahfif olması demek aynı manayı taşıdığı halde sonlarının şedde yerine sükun (cezimli) olması demektir. Dolayısıyla bu halde fiillerin önüne gelirler ve o cümle artık fiil cümlesi değil, isim cümlesi olur.

*Muhaffef (tahfif edilmiş) (إِنْ) in haberinde fethalı bir lâm bulunur, buna ayırıcı lâm (اَللَّامُ الْفاَرِقَة) denir.

وَ إِنْ نَظُنُّكَ لَمِنَ الْكاَذِبِينَ.

Biz seni gerçekten yalancılardan zannediyoruz (Şuarâ, 186).

وَ إِنْ وَجَدْناَ أَكْثَرَهُمْ لَفاَسِقِينَ.

Muhakkak ki onların çoğunu fâsık bulduk (A’râf, 102).

Muhaffef (أَنْ) in haberi (لَيْسَ) (değil) ve (عَسَى) (belki umulur ki) gibi tam çekimi olmayan fiillerden olmadığı zaman şu harflerden biriyle başlamalıdır:

(سَ  – سَوْفَ – قَدْ – لاَ – لَمْ - لَنْ )

Böylelikle onun (أَنَّ) den tahfif edilmiş (أَنْ) olduğu anlaşılır:

..وَ نَعْلَمَ أَنْ قَدْ صَدَقْتَناَ.

Ve senin bize hakikaten doğruyu söylediğini bilelim[8] (Mâide, 113).

أَ يَحْسَبُ الْإِنْساَنُ أَنْ لَنْ نَجْمَعَ عِظاَمَهُ.

İnsan zanneder mi ki gerçekten onun kemiklerini asla toplamayacağız (biraraya getirmeyeceğiz) ? (Kıyame, 3)

لاَ (en-Nâfiye Li’l Cinsi): (hiç bir, hiç). لاَ olumsuzluk edatını takip eden belirsiz haldeki mansûb isim bu ismin ait olduğu grubun toptan yokluğunu gösterir. Bu durumda ona “Lâ en-Nâfiye li’l-cinsi” denir. İrab bakımından إِنَّ nin gördüğü işi görür, yani ismi nasbeder, haberi ref eder, merfû bırakır.

لاَ nın nâfiye olması için; a) لاَ nın hem ismi hem haberi nekre olmalıdır. b)İsmi لاَ ya bitişik olmalıdır. c) لاَ dan önce harf-i cer gelmemelidir.

لاَ كاَذِبَ مَحْبُوبٌ.

Sevilen yalancı yoktur. (Hiçbir yalancı sevilmez)

 

 

 

*  لاَnın ismi tek kelime olursa nasb üzere mebnî olur. En yaygın kullanım şekli budur.

لاَ ناَئِمَ بَيْنَكُمْ.

Aranızda uyuyan hiçbir kimse yoktur.

لاَ رَجُلَ فِي الْمَدِينَةِ.

Şehirde hiç adam yok.

لاَ ماَنِعَ لَناَ.

Hiçbir engelimiz yok.

لاَ أَخَ لِي.

Hiç kardeşim yok.

لاَ نَجاَحَ بِدُونِ جُهْدٍ وَ تَعَبٍ.

Gayret ve yorgunluk olmaksızın başarı yoktur.

 لاَnın ismi muzâf veya şibh-i muzâf (muzâfa benzeyen) olursa yine mansûb olur.

لاَ فاَعِلَ خَيْرٍ ناَدِمٌ.

İyilik işleyen hiçbir kimse pişman olmaz.

*Cinsini nefyeden lâ’nın haberi mahzuf olabilir:

لاَ حَوْلَ وَ لاَ قُوَّةَ إِلاَّ بِاللَّهِ.

Allah’tan başka hiçbir güç ve kuvvet yoktur.

*Grub olumsuzu olarak kullanılan لاَ sık sık (إِلاَّ) ile birlikte kullanılır:

لاَ إِلَهَ إلاَّ اللَّهُ.

Allah'tan başka ilah yoktur.

*Bir önceki sayfada belirtildiği gibi,  لاَ harfinin başında cer harfinin bulunması, isim ve haberinin nekre olmaması, ismi ile kendisi arasına başka bir kelimenin girmesi durumunda nasbetmeyip sadece olumsuzluk ifade eder:

... مِنْ قَبْلِ أَنْ يَأْتِيَ يَوْمٌ لاَ بَيْعٌ فِيهِ وَ لاَ خُلَّةٌ وَلاَ شَفاَعَةٌ.

...kendisinde ne alışveriş ne dostluk ne de şefaat bulunmayan bir gün gelmeden önce...(Bakara, 254)

يُجاَهِدُ الْمُسْلِمُ بِلاَ خَوْفٍ.

Müslüman korkusuzca savaşır.

Genel Cümle Örnekleri:

1- اَلْقِراَءَةُ مُفِيدَةٌ – إِنَّ الْقِراَءَةَ مُفِيدَةٌ – لاَ شَكَّ أَنَّ الْقِراَءَةَ مُفِيدَةٌ .

2- اَلدَّرْسُ سَهْلٌ – إِنَّ الدَّرْسَ سَهْلٌ – لاَ شَكَّ أَنَّ الدَّرْسَ سَهْلٌ.

3- اَلطَّرِيقُ طَوِيلَةٌ – إِنَّ الطَّرِيقَ طَوِيلَةٌ – لاَ شَكَّ أَنَّ الطَّرِيقَ طَوِيلَةٌ.

4- حَضَرَ الْمُدَرِّسُونَ فِي الصَّباَحِ الْباَكِرِ –أَلاَ تَعْلَمُ أَنَّ الْمُدَرِّسِينَ يَحْضُرُونَ فِي الصَّباَحِ الْباَكِرِ؟

5- يَذْهَبُ الْوَلَداَنِ إِلَى الْحَدِيقَةِ فِي الْعَصْرِ – أَ لاَ تَعْلَمُ أَنَّ الْوَلَدَيْنِ يَذْهَباَنِ إِلَى الْحَدِيقَةِ فِي الْعَصْرِ؟

6- تَأْكُلُ الْبِنْتاَنِ الْفَطُورَ وَحْدَهُماَ – أَ لاَ تَعْلَمُ أَنَّ الْبِنْتَيْنِ تَأْكُلاَنِ الْفَطُورَ وَحْدَهُماَ ؟

7- إِنَّ اللَّهَ خَلَقَ كُلَّ شَيْءٍ فِي الْأَرْضِ وَ قاَلَ إِنِّي جَعَلْتُ لَكُمُ الْأَرْضَ مَسْجِداً .

8- إِنَّ الرَّسُولَ دَخَلَ الْمَدِينَةَ – إِنَّهُ دَخَلَ الْمَدِينَةَ – إِنَّ اللَّهَ خَلَقَ الْأَرْضَ – إِنَّهُ خَلَقَ الْأَرْضَ – إِنَّ أَحْمَدَ  فِي الْمَسْجِدِ – إِنَّهُ فِي الْمَسْجِدِ .

9- إِنَّ اللَّهَ رَبُّ السَّماَواَتِ وَالْأَرْضِ وَ فِي ذَلِكَ آيَةٌ لِلْمُؤْمِنِينَ – إِنَّ الشَّيْطاَنَ عَدُوٌّ لِآدَمَ وَ زَوْجَتِهِ – إِنَّ هَذاَ أَمْرُ رَسُولِ اللَّهِ

10– إِنَّ الْفُقَراَءَ الصاَّلِحِينَ قَدْ ذَهَبُوا إِلَى بَيْتِ الرَّسُولِ . هَذِهِ السَّياَّرَةُ رَخِيصَةٌ لَكِنْ جَمِيلَةٌ.

11- إِنَّ كُلَّ دَفْتَرٍ يَحْتاَجُ إِلَى فَحْصٍ طَوِيلٍ – إِنَّ كُلَّ عاَمِلٍ يَحْتاَجُ إِلَى إِجاَزَةٍ طَوِيلَةٍ - إِنَّ كُلَّ عاَمِلٍ يَحْتاَجُ إِلَى تَجْرِبَةٍ طَوِيلَةٍ – إِنَّ كُلَّ مَسْرَحِيَّةٍ تَحْتاَجُ إِلَى تَجْرِبَةٍ طَوِيلَةٍ – إِنَّ كُلَّ مَسْأَلَةٍ تَحْتاَجُ إِلَى حَلٍّ طَوِيلٍ – إِنَّ كُلَّ دَرْسٍ يَحْتاَجُ إِلَى دِراَسَةٍ طَوِيلَةٍ - إِنَّ كُلَّ واَجِبٍ يَحْتاَجُ إِلَى حِفْظٍ طَوِيلٍ .

12- نُرِيدُ أَنْ نَلْعَبَ الْكُرَةَ وَلَكِنَّ الْمَطَرَ الْكَثِيرَ لاَ يُساَعِدُناَ – نُرِيدُ أَنْ نَسْبَحَ فِي النَّهْرِ وَلَكِنَّ الطَّقْسَ الْباَرِدَ لاَ يُساَعِدُناَ .

13- إِنَّ الْبَحْرَ هاَدِئٌ – لَبِسْتُ مَلاَبِسِي الْخَفِيفَةَ لِأَنَّ الْحَرَّ شَدِيدٌ – لَيْتَ الْأُسْتاَذَ يَتَأَخَّرُ – أَتَمَنَّى أَنْ يَتَأَخَّرَ الْأُسْتاَذُ – لَيْتَ السَّياَّرَةَ تَحْضُرُ الْيَوْمَ.

14- فِي الطَّرِيقِ رَجُلٌ – إِنَّ فِي الطَّرِيقِ رَجُلاً – إِنَّ فِي الْمَدْرَسَةِ مُدِيرَيْنِ.

اَلْمُدَرِّساَنِ مَوْجُوداَنِ – لَعَلَّ الْمُدَرِّسَيْنِ  مَوْجُوداَنِ .

15- اَلتِّلْمِيذَتاَنِ مَرِيضَتاَنِ – كَأَنَّ التِّلْمِيذَتَيْنِ مَرِيضَتاَنِ – اَلْباَبُ كَبِيرٌ – لَيْتَ الْباَبَ كَبِيرٌ - رَكِبَ خاَلِدٌ الطاَّئِرَةَ لِأَنَّ الْحاَفِلَةَ مُتَأَخِّرَةٌ - رَجَعْتُ إِلَى الْبَيْتِ مُبَكِّراً لِأَنَّ أَخيِ قاَدِمٌ الْيَوْمَ .

16- اَلْبِنْتُ مُؤَدَّبَةٌ- عَلِمْتُ أَنَّ الْبِنْتَ مُؤَدَّبَةٌ – اَلْمُساَفِرُونَ قاَدِمُونَ – كَأَنَّ الْمُساَفِرِينَ قاَدِمُونَ – اَلْعاَمِلاَتُ مَوْجُوداَتٌ وَ لَكِنَّ الْعُماَّلَ غاَئِبُونَ .

17- لاَ فَرْقَ بَيْنَ رَجُلٍ وَ امْرَأَةٍ -لاَ فَرْقَ بَيْنَ قَرِيبٍ وَ بَعِيدٍ  -لاَ فَرْقَ بَيْنَ جَديِدٍ وَ قَدِيمٍ .

 

Tercüme:

1- Okuma faydalıdır. Muhakkak ki okumak faydalıdır. Okumanın faydalı olduğunda şüphe yoktur.

2- Ders kolaydır. Muhakkak ki ders kolaydır. Dersin kolay olduğunda şüphe yoktur.

3- Yol uzundur. Gerçekten yol uzundur. Yolun uzun olduğunda şüphe yoktur.

4- Öğretmenler sabah erkenden geldiler. Öğretmenlerin sabah erken geldiklerini bilmiyor musun?

5- İki çocuk ikindide bahçeye gidiyor. İki çocuğun ikindide bahçeye gittiklerini bilmiyor musun?

6- İki kız kahvaltıyı tek başlarına yapıyorlar. İki kızın kavaltıyı tek başlarına yaptıklarını bilmiyor musun?

7- Muhakkak ki, yeryüzündeki herşeyi Allah yarattı ve “Yeryüzünü size mescid kıldım” dedi.

8- Gerçekten Peygamber şehre girdi. Muhakkak ki o şehre girdi. Muhakkak ki Allah yeryüzünü yarattı. Muhakkak ki O yeryüzünü yarattı. Gerçekten Ahmet mesciddedir. Muhakkak ki o mesciddedir.

9- Muhakkak ki Allah göklerin ve yerin Rabbidir ve bunda mü’minler için bir ayet vardır. Muhakkak ki şeytan Adem ve eşine düşmandır. Muhakkak ki bu Allah Rasûlü’nün emridir.

10- Muhakkak ki sâlih olan fakirler peygamber’in evine gittiler. Bu araba ucuzdur fakat güzeldir.

11- Muhakkak ki her defterin uzun bir kontrole ihtiyacı var. Muhakkak ki her işçinin uzun bir tatile ihtiyacı var. Muhakkak ki her işçinin uzun (müddet) bir tecrübeye ihtiyacı var. Muhakkak ki her tiyatronun uzun uzun bir tecrübeye ihtiyacı var. Gerçekten her meselenin (sorunun) uzun bir çözüme ihtiyacı var. Gerçekten her dersin uzun bir eğitime ihtiyacı var. Her ödevin uzun bir ezbere ihtiyacı var.

12- Top oynamak istiyoruz fakat çok yağmur bize müsaade etmiyor. Nehirde yüzmek istiyoruz fakat soğuk hava bize müsaade (yardım) etmiyor.

13- Deniz sakindir. Hafif (ince) elbiselerimi giydim, çünkü sıcak şiddetlidir. Keşke hoca geç kalsa. Keşke araba bugün gelse.

14- Yolda bir adam var. Gerçekten yolda bir adam var. Hakikaten okulda iki müdür var. İki öğretmen mevcuttur (vardır). Umulur ki (belki de) iki öğretmen mevcuttur.

15- İki öğrenci hastadır. İki öğrenci hasta gibidir. Kapı büyüktür. Keşke kapı büyük olsa. Hâlit uçağa bindi, çünkü otobüs gecikmiştir (gecikti, geç kaldı). Eve erken döndüm. Çünkü kardeşim bugün geliyor.

16- Kız edeblidir. Kızın edebli olduğunu bildim. Yolcular gelmektedir. Sanki yolcular gelmektedirler. Kadın işçiler mevcuttur. Fakat erkek işçiler yoktur.

17- Kadın ve erkek arasında fark yoktur. Yakın ve uzak arasında fark yoktur. Yeni ve eski arasında fark yoktur. 

¯¯¯¯¯¯¯¯¯¯¯¯

İNNE VE KARDEŞLERİ İLE İLGİLİ AYETLER

1- إِنَّ الْأَبْرَارَ لَفِي نَعِيمٍ .

(82/İNFİTÂR, 13). İyiler muhakkak nimet (cennet) içerisindedirler.

اَلْبَرُّج اَلْأَبْرَارُ

çok itaatkar olanlar, iyiler

نَعِيمٌ

çok nimet, rahat yaşayış, bolluk, refah

2- وَإِنَّ الْفُجَّارَ لَفِي جَحِيمٍ .        

(82/İNFİTÂR, 14). Kötüler de cehennemdedirler.

اَلْفاَجِرُ ج  اَلْفُجَّارُ

günah işleyen, günahlara dalan, haktan dönen, küfür ve inkar eden

 

 

 

 

3- إِذْ قَالَتِ الْمَلآئِكَةُ يَا مَرْيَمُ إِنَّ اللّهَ يُبَشِّرُكِ بِكَلِمَةٍ مِنْهُ اسْمُهُ الْمَسِيحُ عِيسَى ابْنُ مَرْيَمَ وَجِيهًا فِي الدُّنْيَا وَالآخِرَةِ وَمِنَ الْمُقَرَّبِينَ .

(3/ÂL-İ İMRÂN, 45). (Melekler) demişlerdi ki: Ey Meryem! Allah sana kendisinden bir Kelime'yi müjdeliyor. Adı Meryem oğlu Îsâ'dır. Mesîh'tir; dünyada da, ahirette de itibarlı ve (Allah'ın kendisine) yakın kıldıklarındandır.

بَشَّرَ يُبَشِّرُ تَبْشِيراً

müjdeledi

اَلْوَجِيهُ

şerefli, itibarlı, yüzde

كَلِمَةٌ

kelâm, söz/ilâhî hüküm/ Allah Teâlâ’nın (كُنْ)(ol) emriyle veya buna benzer bir kelime ile vasıtasız (doğrudan doğruya sebepleri araya koymaksızın) yarattığı mahluk. Bu lafız, bu mana ile Îsâ (a.s.)a ıtlak edilmiştir.  

         

4- لَقَدْ خَلَقْنَا الْإِنسَانَ فِي كَبَدٍ .

(90/BELED, 4). Andolsun ki, biz, insanı (yüzyüze geleceği nice) zorluklar içinde yarattık.

كَبَدٌ

acı, meşakkat, yanma

(Ayette: İnsanın beşikten mezara kadar yorgunluklar, sıkıntılar içerisinde yoğrulup, bütün meşakkatlere ömür boyu göğüs gerecek bir fıtratta yaratıldığından bahsedilmektedir.)

5- ... وَمَا كَفَرَ سُلَيْمَانُ وَلَكِنَّ الشَّياَطِينَ كَفَرُوا يُعَلِّمُونَ النَّاسَ السِّحْرَ ...وَمَا يُعَلِّمَانِ مِنْ أَحَدٍ حَتَّى يَقُولاَ إِنَّمَا نَحْنُ فِتْنَةٌ فَلاَ تَكْفُرْ ...

(2/BAKARA, 102). ...Süleyman (büyü yapıp) kâfir olmadı. Lâkin şeytanlar kâfir oldular. Çünkü insanlara sihri (ve Babil'de Hârut ile Mârut isimli iki meleğe indirileni) öğretiyorlardı... (Halbuki o iki melek herkese): Biz ancak imtihanız (imtihan için gönderildik), (sakın yanlış inanıp da) kâfir olma(yasınız) demeden hiç kimseye (sihir ilmini) öğretmezlerdi...

6- إِنَّ بَطْشَ رَبِّكَ لَشَدِيدٌ .

(85/BURÛC, 12). Şüphesiz Rabbinin yakalaması çok şiddetlidir.

اَلْبَطْشَةُ

kıskıvrak yakalamak, sıkıca tutmak

7- فَلَمْ تَقْتُلُوهُمْ وَلَكِنَّ اللّهَ قَتَلَهُمْ وَمَا رَمَيْتَ إِذْ رَمَيْتَ وَلَكِنَّ اللّهَ رَمَى ...

(8/ENFÂL, 17). (Savaşta) onları siz öldürmediniz, fakat Allah öldürdü onları; (ok) attığın zaman da sen atmadın, fakat Allah attı (onu)....

رَمَى يَرْمِي رَمْياً

atmak

8- ... إِنَّ الصَّلاةَ تَنْهَى عَنِ الْفَحْشَاءِ وَالْمُنكَرِ ...

(29/ANKEBÛT, 45). ...Muhakkak ki, namaz, hayâsızlıktan ve kötülükten alıkoyar. ...

نَهَى يَنْهَى نَهْياً

yasaklamak (Namazın kötülükleri yasaklaması ise kötülüklerden el çektirmesidir).

اَلْمُنكَرُ

kötülük

اَلْفَحْشَاءُ

(çok çirkin ve yüz kızartıcı) günah, edepsizlik

 

 

 

 

 

9- وَإِنَّكَ لَعَلَى خُلُقٍ عَظِيمٍ .

(68/KALEM, 4). Ve sen elbette yüce bir ahlâk üzeresin.

10- إِنَّا خَلَقْنَا الْإِنْسَانَ مِن نُطْفَةٍ أَمْشَاجٍ ...

(76/İNSÂN, 2). Gerçek şu ki, biz insanı katışık bir nutfeden (erkek ve kadının dölünden) yarattık....

اَلْمَشَجُ ج أَمْشَاجٌ

katışık, karışık

مِنْ نُطْفَةٍ أَمْشَاجٍ

erlik suyu ile dişilik suyunun birbirine katıştığı meni

11- كَلاَّ إِنَّ الْإِنْسَانَ لَيَطْغَى .

(96/ALAK, 6). Hayır, gerçek şu ki, insan azar.

كَلاَّ

hayır manasında olup kendisiyle menetme veya sakındırma yahut, çirkin gösterme murad edilir. Bazen de bununla kendisinden sonra geleni ispat  ve onun hakikat olduğunu tenbih ve ihtar edilir.

طَغَى يَطْغَى

taşmak, haddi aşmak, azmak, azgınlık etmek

12- أَنْ رَآهُ اسْتَغْنَى .

(96/ALAK, 7). Kendini kendine yeterli gördü diye (yeterli gördüğü için)

اِسْتَغْنَى يَسْتَغْنِي اِسْتِغْناَءً

istiğna etmek, yeterli görmek, muhtaç olmamak, istiğna göstermek

13- إِنَّ إِلَى رَبِّكَ الرُّجْعَى . 

(96/ALAK, 8). Kuşkusuz Rabbinedir dönüş.

اَلرُّجْعَى

dönüş

14- إِنَّ الْإِنْسَانَ لِرَبِّهِ لَكَنُودٌ .

(100/ÂDİYÂT, 6). Şüphesiz insan, Rabbine karşı çok nankördür.

كَنُودٌ

çok nankör, nankörlüğü huy edinen (mübalağalı ism-i fâil)

15- وَإِنَّهُ عَلَى ذَلِكَ لَشَهِيدٌ .

(100/ÂDİYÂT, 7). Şüphesiz buna kendisi (de) şahittir.

16- إِنَّ الْإِنْسَانَ لَفِي خُسْرٍ .

(103/ASR, 2). İnsan gerçekten ziyan içindedir.

خُسْرٌ

zarar etmek, ziyana uğramak

17- وَيَحْلِفُونَ بِاللَّهِ إِنَّهُمْ لَمِنْكُمْ وَمَا هُمْ مِنْكُمْ وَلَكِنَّهُمْ قَوْمٌ يَفْرَقُونَ .

(9/TEVBE, 56). (0 münafıklar) mutlaka sizden olduklarına dair Allah'a yemin ederler. Halbuki onlar sizden değillerdir, fakat onlar (kılıçlarınızdan) korkan bir toplumdur.

حَلَفَ يَحْلِفُ حَلْفاً بِ

yemin etmek

فَرِقَ يَفْرَقُ فَرَقاً

korkmak, ürpermek

 

 

 

 

18- وَمَا يُدْرِيكَ لَعَلَّهُ يَزَّكَّى .

(80/ ABESE, 3) Ne biliyorsun, belki o temizlenecek,

أَدْرَى  يُدْرِي

bildirmek

تَزَكَّى يَتَزَّكَّىnin aslı  زَكَّى  يَزَّكَّى

temizlenmek, arınmak

19- ... وَتِلْكَ الْأَمْثَالُ نَضْرِبُهَا لِلنَّاسِ لَعَلَّهُمْ يَتَفَكَّرُونَ .

(59/ HAŞR, 21). ..Bu misalleri insanlara düşünsünler diye veriyoruz.

تَفَكَّرَ يَتَفَكَّرُ  تَفَكُّراً

tefekkür etmek, düşünmek

20- وَلَقَدْ ضَرَبْنَا لِلنَّاسِ فِي هَذَا الْقُرْآنِ مِنْ كُلِّ مَثَلٍ لَعَلَّهُمْ يَتَذَكَّرُونَ .

(39/ZÜMER, 27). Andolsun ki biz, öğüt alsınlar diye, bu Kur’ân'da insanlara her türlü misali verdik.

ضَرَبَ مثَلاً

misal vermek

تَذَكَّرَ  يَتَذَكَّرُ

tezekkür etmek, hatıra getirmek

21- ... لَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَ .

(36/YÂSÎN, 45). .. umulur ki size merhamet olunur (denildiğinde aldırmazlar).

22- ... لَعَلَّهُمْ يُنْصَرُونَ .

(36/YÂSÎN, 74). Belki onlara yardım edilir (yardım göreceklerini umarak) ....

23- ... لَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ .

(5/MÂİDE, 6). ...Umulur ki şükredersiniz.

24- لاَ خَيْرَ فِي كَثِيرٍ مِنْ نَجْوَاهُمْ ...

(4/NİSÂ, 114). Onların fısıldaşmalarının birçoğunda hayır yoktur...

25- أَلاَ إِنَّ أَوْلِيَاءَ اللَّهِ لاَ خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلاَ هُمْ يَحْزَنُونَ .

(10/YÛNUS, 62). Bilesiniz ki, Allah'ın dostlarına korku yoktur; onlar üzülmeyecekler de.

أَلاَ

dikkat edin, bilesiniz ki (Tenbih edatı)

خَوْفٌ

korku

26- لَهُمُ الْبُشْرَى فِي الْحَياةِ الدُّنْيَا وَفِي الآخِرَةِ لاَ تَبْدِيلَ لِكَلِمَاتِ اللّهِ ذَلِكَ هُوَ الْفَوْزُ الْعَظِيمُ .

(10/YÛNUS, 64). Dünya hayatında da ahirette de onlara müjde vardır. Allah'ın sözlerinde asla değişme yoktur. İşte bu, büyük kurtuluşun kendisidir.

27- ذَلِكَ الْكِتَابُ لاَ رَيْبَ فِيهِ هُدًى لِلْمُتَّقِينَ .

(2/BAKARA, 2).  O kitap (Kur’ân); onda asla şüphe yoktur. O, müttakîler (sakınanlar ve arınmak isteyenler) için bir yol göstericidir.

هُدًى

yol gösterici

28- قَالُوا سُبْحَانَكَ لاَ عِلْمَ لَنَا إِلاَّ مَا عَلَّمْتَنَا إِنَّكَ أَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ .

 

(2/BAKARA, 32). (Melekler: Yâ Rab!) Seni noksan sıfatlardan tenzih ederiz, senin bize öğrettiğin şeyler hariç bizim bilgimiz yoktur. Şüphesiz alîm ve hakîm olan ancak sensin, dediler.

سُبْحَانَ  اللَّهِ

Allah’ı noksan sıfatlardan tenzih etmek. Münezzehiyet (kusursuzluk) Allah’a mahsustur demek.

إِلاَّ

...hariç, ...den başka

مَا عَلَّمْتَنَا

öğrettiğin şeyler. (Cümlenin ortasında gelen (مَا) şey anlamındadır.)

29- رَبُّ الْمَشْرِقِ وَالْمَغْرِبِ لاَ إِلَهَ إِلاَّ هُوَ ...

(73/MÜZZEMMİL, 9). (O,) doğunun da batının da Rabbidir. O'ndan başka ilâh yoktur.

اَلْمَشْرِقُ

güneşin doğduğu yer, doğu

اَلْمَغْرِبُ

güneşin battığı yer, batı

30- وَإِذْ زَيَّنَ لَهُمُ الشَّيْطَانُ أَعْمَالَهُمْ وَقَالَ لاَ غَالِبَ لَكُمُ الْيَوْمَ مِنَ النَّاسِ وَإِنِّي جَارٌ لَكُمْ ...

(8/ENFÂL, 48). Hani şeytan onlara yaptıklarını güzel gösterdi de: Bugün insanlardan size galip gelecek kimse yoktur, şüphesiz ben de sizin yardımcınızım, dedi...

زَيَّنَ يُزَيِّنُ تَزْيِيناً

güzelleştirmek, süslemek, tezyin etmek

اَلْجَارُ

komşu, yardımcı, müttefik, (ayette: müttefik, yardımcı)

31- ... وَلاَ مُبَدِّلَ لِكَلِمَاتِ اللّهِ وَلَقدْ جَاءَكَ مِنْ نَبَإِ الْمُرْسَلِينَ .

(6/EN’ÂM, 34). .. Allah'ın kelimelerini (kanunlarını) değiştirebilecek hiçbir kimse yoktur. Muhakkak ki peygamberlerin haberlerinden bazısı sana da geldi.

اَلْمُبَدِّلُ

tağyir edici, değiştiren

اَلنَّبَأُ ج اَلْأَنْباَءُ

haber, vakıa, hadise

32- يَقُولُ يَا لَيْتَنِي قَدَّمْتُ لِحَيَاتِي .

(89/FECR, 24). (İşte o zaman insan:) "Keşke bu hayatım için bir şeyler yapıp gönderseydim!" der.

قَدَّمَ يُقَدِّمُ تَقْدِيماً

takdim etti, sundu, önceden gönderdi

33- كَأَنَّهُنَّ الْيَاقُوتُ وَالْمَرْجَانُ .

(55/RAHMÂN, 58)  Sanki onlar yakut ve mercandırlar.

اَلْياَقُوتَةُ ج اَلْيَاقُوتُ

yakut

اَلْمَرْجَانَةُ ج اَلْمَرْجَانُ

mercan, küçük ya da büyük inciler

(Ayette: Hurilerin yakut ve mercan misali çok parlak yüzlü, sevimli, zarif tenli oldukları bildirilmektedir.)

34- ... إِنَّهُ الْحَقُّ مِنْ رَبِّكَ وَلَكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لاَ يُؤْمِنُونَ .

(11/HÛD, 17). Muhakkak ki bu, senin Rabbin tarafından bildirilmiş gerçektir; fakat insanların çoğu inanmazlar.

 

35- إِنَّ اللَّهَ لاَ يَظْلِمُ النَّاسَ شَيْئًا وَلَكِنَّ النَّاسَ أَنْفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ .

(10/YUNUS, 44). Şüphesiz ki Allah insanlara hiçbir şekilde zulmetmez, fakat insanlar kendilerine zulmederler.

36- أَ لاَ إِنَّ لِلّهِ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ أَلاَ إِنَّ وَعْدَ اللّهِ حَقٌّ وَلَكِنَّ أَكْثَرَهُمْ لاَ يَعْلَمُونَ.

(10/YUNUS, 55). Bilesiniz ki, göklerde ve yerde olan her şey Allah'ındır. Yine bilesiniz ki, Allah'ın vâdi haktır, fakat onların çoğu bilmez.

37- ... إِنَّ اللّهَ لَذُو فَضْلٍ عَلَى النَّاسِ وَلَكِنَّ أَكْثَرَهُمْ لاَ يَشْكُرُونَ .

(10/YUNUS, 60). .. Şüphesiz Allah insanlara karşı lütuf sahibidir. Fakat onların çoğu şükretmezler.

38- ... فَإِنَّهُمْ لاَ يُكَذِّبُونَكَ وَلَكِنَّ الظَّالِمِينَ بِآيَاتِ اللّهِ يَجْحَدُونَ .

(6/EN’ÂM, 33). ...Aslında onlar seni yalanlamıyorlar, fakat o zalimler açıkça Allah'ın âyetlerini inkâr ediyorlar.

جَحَدَ يَجْحَدُ جُحُوداً

bilerek inkar etmek

39- ... ذَلِكَ بِأَنَّهُمْ كَانُوا يَكْفُرُونَ بِآيَاتِ اللَّهِ وَيَقْتُلُونَ النَّبِيِّينَ بِغَيْرِ الْحَقِّ ...

(2/BAKARA, 61). .. Bu (musibet)ler (onların başına), Allah'ın âyetlerini inkâra devam etmeleri, haksız olarak peygamberleri öldürmeleri sebebiyle geldi. ..

بِغَيْرِ

..siz, ..sız, ..den başka

بِغَيْرِ الْحَقِّ

haksız olarak

بِأَنَّ

..sebebiyle

40- قُلْ إِنَّمَا الْعِلْمُ عِندَ اللَّهِ وَإِنَّمَا أَنَا نَذِيرٌ مُبِينٌ .  

(67/MÜLK, 26)  De ki: O bilgi, ancak Allah'ın yanındadır. Ben ise sadece apaçık bir uyarıcıyım.

41- ... وَإِنَّهُ فِي الآخِرَةِ لَمِنَ الصَّالِحِينَ .

(2/BAKARA, 130). (İbrahim (a.s.)) şüphesiz o ahirette de iyilerdendir.

42- إِنَّكَ لَمِنَ الْمُرْسَلِينَ .

(36/YÂSÎN, 3). Sen şüphesiz peygamberlerdensin.

43- قَالُوا رَبُّنَا يَعْلَمُ إِنَّا إِلَيْكُمْ لَمُرْسَلُونَ .

(36/YÂSÎN, 16). (Elçiler) dediler ki: Rabbimiz biliyor; biz gerçekten size gönderilmiş (elçi)leriz.

مُرْسَلٌ

gönderilmiş (elçi)

44- إِنِّي إِذًا لَفِي ضَلاَلٍ مُبِينٍ .

(36/YÂSÎN, 24). "İşte o zaman ben apaçık bir sapıklığın içine gömülmüş olurum."

إِذًا

o zaman

ضَلاَلٌ

sapıklık

 

 

 

 

 

 

45- ... وَاللَّهُ يَشْهَدُ إِنَّهُمْ لَكَاذِبُونَ .

(59/HAŞR, 11)... Allah, onların yalancı olduklarına şahitlik eder.

46- لَقَدْ حَقَّ الْقَوْلُ عَلَى أَكْثَرِهِمْ فَهُمْ لاَ يُؤْمِنُونَ .

(36/YÂSÎN, 7). Andolsun ki onların çoğunun üzerine (azab) sözü hak oldu. Çünkü onlar iman etmiyorlar.

لَقَدْ

andolsun ki

حَقَّ

hak oldu

 

BİR ÖNCEKİ
                                                                                                                                BİR SONRAKİ

Etiketler

Yorumlar  

#2 selime 25-02-2014 12:55
Allah sizden razi olsun ..........bende bunu ariyordum kaedesler saolun :-) ;-)
Alıntı
#1 Bulent 05-11-2013 22:08
I vind lesson very goed for everybody.
Thank jou for everythings.
Alıntı

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

yukarı çık