Menu

Mefulun Fih - Zarflar

    Arapça Dersleri Mefulun Fih - Zarflar

     

    MEF’ÛLÜN FÎH (ZARFLAR)

    Fiilin işlendiği zamanı ve mekanı bildiren mansûb isme mef’ûlün fîh denir. “Ne zaman” ve “nerede”  sorusuna cevap verirler.

    Fiilin ne zaman işlendiğini gösteren mef’ûlün fîh zaman zarfı, nerede işlendiğini gösteren mef’ûlün fih de mekan zarfıdır. Herhangi bir zarftan sonra gelen isim daima mecrûr olur. Çünkü zarflar muzaf, sonraki isimler de muzafun ileyhtir.

    Cümle Örnekleri:

    قَضَيْتُ فِي الْمَدِينَةِ لَيْلاً.

    Şehirde bir gece geçirdim.

    أَقَمْتُ فِي الْبَلَدِ مُدَّةً.

    Memleketde bir müddet kaldım (ikâmet ettim) .

     

     

    سَأَزُورُكَ يَوْمَ الْجُمْعَةِ.

    Seni Cuma günü ziyaret edeceğim.

    سِرْتُ كِيلُو مِتْراً.

    Bir kilometre yürüdüm.

    تَأَمَّلَ شَهْرَيْنِ فِي اخْتِياَرِ الْأُسْتاَذِ.

    Bir hoca seçme hususunda iki ay düşündü.

    قاَمَ فِي خِلاَلِ الدَّرْسِ أَحْياَناً.

    Ders sırasında bazen ayağa kalktı.

    تَقَعُ أَغْرِي شَرْقَ تُرْكِياَ.

    Ağrı, Türkiye’nin doğusuna düşer.

    مَشَيْتُ مِيلاً.

    Bir mil yürüdüm.

    جَلَسْتُ أَماَمَهُ.

    Onun önüne oturdum.

    اِتَّجَهَ الرَّجُلُ يَمِيناً ثُمَّ شِماَلاً.

    Adam önce sağa sonra sola döndü.

    أَثْناَءَ خُرُوجِناَ مِنَ الْمَطاَرِ وَجَدْناَ سَياَّرَةً.

    Havaalanından çıkışımız esnasında bir araba bulduk.

    Bu cümlelerdeki (لَيْلاً) (مُدَّةً) (يَوْمَ) (كِيلُو مَتْراً) (شَهْرَيْنِ) (أَحْياَناً) (شَرْقَ) (مِيلاً) (أَماَمَ) (يَمِيناً) ve (شِماَلاً) ve (أَثْناَءَ) kelimeleri mef’ûl-i fih olup mansûbturlar.

    *Mef’ûl-i fîh edatı olarak (فِي) ve (بِ) harf-i cerleri de kullanılır:

     

    كَتَبْتُ فِي الْمَدْرَسَةِ.

    Okulda yazdım.

     

     

    وُلِدْتُ بِالْحَلَبِ.

    Haleb’te doğdum.

     

     

    طُبِعَ ذَلِكَ الْكِتاَبُ بِالْقاَهِرَةِ.

    O kitap Kâhire’de basıldı.

     

     

    يَسْبَحُ الْوَلَدُ فِي الْبَحْرِ.

    Çocuk denizde yüzüyor.

     

    نَزَلَتْ زَيْنَبُ مَعَ واَلِدَتِهاَ مِنَ السَّياَّرَةِ فيِ وَسَطِ السُّوقِ.

    Zeynep annesiyle beraber çarşının ortasında arabadan indi.

        

    Mef’ûl-i fih görüldüğü gibi harf-i cerle kullanıldığı zaman mecrûr olur.

    Not: (بِ) harf-i ceri ancak zaman ve mekan bildiren kelimelerin başında olursa mefûlü fih edatı olur.

    Zaman ve Mekan Zarfları şu kısımlara ayrılırlar:

    1- Mutasarrıf Zarflar:

    Bazen zarf yerini tutan kelimeler cümlede zarf olmadan da kullanılabilirler. Bunlar mutasarrıf zarflardır. O zaman mef’ûlu fih olmazlar ve cümle içindeki yerine göre, cümlenin asli unsurlarından biri olarak (mübtedâ, haber, ya da fâil gibi) i’rab (hareke) alırlar. Bu zarflardan bazıları şunlardır:

    ساَعَةٌ

    saat

    يَوْمٌ

    gün

    أُسْبُوعٌ

    hafta

     

     

     

     

     

     

    سَنَةٌ

    sene

    صَباَحٌ

    sabah

    مَساَءٌ

    akşam

    شَهْرٌ

    ay

    ظُهْرٌ

    öğle

    لَيْلٌ

    gece

    غَدٌ

    yarın

    لَحْظَةٌ

    lahza

    مِيلٌ

    mil

    فَرْسَخٌ

    fersah

    كِيلُومِتْرٌ

    kilometre

    يَمِينٌ

    sağ

    يَساَرٌ

    sol

    شَماَلٌ

    kuzey

    جَنُوبٌ

    güney

    شَرْقٌ

    doğu

    غَرْبٌ

    batı

    وَسَطٌ

    orta

     جاَءَ يَوْمُ الْجُمْعَةِ.

    Cuma günü geldi.

           

    Burada يَوْمُ kelimesi fâil olup zamme ile merfûdur.

    اَلشَّرْقُ مَهْدُ الْأَدْياَنِ السَّماَوِيَّةِ.

    Doğu semâvî dinlerin beşiğidir.

    Burada اَلشَّرْقُ kelimesi mübtedâ olup zamme ile merfûdur.

    2-Mutasarrıf Olmayan Zarflar:

    Bazı zarflar vardır ki cümle içinde sadece zarf olarak kullanılır ve cümlenin diğer unsurlarından olmazlar. Bunlar da mutasarrıf olmayan zarflardır. Cümlenin neresinde bulunurlarsa bulunsunlar daima zarfiyetten dolayı mansûb olurlar. Bu zarflardan bazıları şunlardır:

    بَعْدَ

    sonra

    طَواَلَ

    ..boyunca

    حِينَ

    an, ..dığı zaman

    خِلاَلَ

    ..sırasında, esnasında

    أَثْناَءَ

    esnasında

    وَراَءَ

    arkasında

    تَحْتَ

    altında

    بَيْنَ

    arasında

    عِنْدَ

    yanında

    فَوْقَ

    üzerinde

    حَوْلَ

    çevresinde, etrafında

    خَلْفَ

    arkasında

    تِجاَهَ

    karşısında

    نَحْوَ

    ..e doğru, ..e karşı, ..yaklaşık, civarında..

    لَدَى

    yanında, katında

    دُونَ

    aşağısında ..meksizin, ..maksızın, ..den başka

    كَسَرَ خاَلِدٌ فِي تِلْكَ الْمَعْرَكَةِ نَحْوَ سَبْعَةِ سُيُوفٍ.

    Halit o savaşta yaklaşık yedi kılıç kırdı.

     

     

    Bu zarflar;

    a) Ya kendilerinden önce geçen fiilin zaman ve mekanını bildirdiklerinde mef’ûl-i fîh olurlar:

    تَطِيرُ الطاَّئِراَتُ فَوْقَ السَّحاَبِ.

    Uçaklar bulutların üstünden uçar.

    Burada (فَوْقَ) mekan zarfı mef’ûlü fîh olub fetha ile mansûbtur.

    b)Ya da bir mübtedâya haber veyahut bir kelimeye sıfat olurlar:

    اَلْجَنَّةُ تَحْتَ أَقْداَمِ الْأُمُّهاَتِ.

    Cennet annelerin ayakları altındadır.(Hadis)

    مَرَرْتُ بِرَجُلٍ عِنْدَكَ.

    Yanındaki adama uğradım.

    Burada تَحْتَ ve عِنْدَ mekan zarfları zarfiyet dolayısıyla mansûbtur[5].

     Önemli Not: Ancak bu zarflar (مِنْ) harf-i ceri ile mecrûr olurlar:

    قُلْ كُلٌّ مِنْ عِنْدِ اللَّهِ .

    De ki: Hepsi Allah’tan’dır.

    سِرْتُ مِنْ وَراَءِهِ.

    Arkasından yürüdüm.

    Zarfların Diğer Özellikleri:

    * ماَ harfi bazı zarflara bitişebilir. Ancak bu ماَ zâidedir (hiçbir iş görmez). Zarfa etki etmez ve onu iş yapmaktan alıkoymaz. Yani bu zarflar mansûb olmaya ve kendisinden sonra gelen isim ise muzafun ileyh ve mecrûr olmaya devam eder. (ماَ)nın bitiştiği zarflar genelde şunlardır:

     

    عِنْدَ

    حِينَ

    قَبْلَ

    بَعْدَ

    دُونَ

    رَجَوْتُهُ أَنْ يَحْضُرَ دُونَماَ تَأْخِيرٍ

    Gecikmeden gelmesini rica ettim.

           

    (دُونَ) kelimesi mansûb bir zarftır. ماَ zâidedir (تَأْخِيرٍ) muzafun ileyh ve kesre ile mecrûrdur[6].

    *Zaman ve mekâna muzaf olan sayılar, işaret isimleri ve sıfatlar mefûlün fîh olarak mansûb okunur:

    نَزَلْتُ تِلْكَ الناَّحِيَةَ.

    O nahiyeye (bölgeye) indim.

    قَضَيْتُ هُناَكَ خَمْسَةَ أَياَّمٍ.

    Orada beş gün geçirdim.

    مَشَيْتُ ثَلاَثَةَ أَمْياَلٍ.

    Üç mil yürüdüm.

      

    *Zaman ve mekân zarflarına muzaf olan (بَعْضُ)ve (كُلُّ) kelimeleri de mef’ûlün fih olur:

    نَذْهَبُ إِلَى الْمَدْرَسَةِ كُلَّ يَوْمٍ.

    Okula hergün gideriz.

    نَزَلَ الثَّلْجُ بَعْضَ اللَّيْلِ.

    Gecenin birkısmında kar yağdı.

    *Mevsûf zaman ve mekân zarfı olursa, hazfedildiğinde sıfatı onun yerine mef’ûl-i fîh olur:

    نِمْتُ طَوِيلاً (نِمْتُ وَقْتاً طَوِيلاً) .  

    Uzun müddet uyudum.

    * (قَبْلَ) ve (بَعْدَ) zarflarının özellikleri:

    a) (قَبْلَ) ve (بَعْدَ) başlarına harf-i cer gelmeksizin muzaf olduklarında mansûbdurlar.

    خَرَجَ أَخُوكَ قَبْلَ كُلِّناَ إِلَى الْجَوْلَةِ.

    Kardeşin hepimizden önce gezmeye çıktı.

    b) Muzaf olup başlarına harf-i cer geldiğinde mecrûr olurlar

    جاَءَ عَلِيٌّ مِنْ بَعْدِ خاَلِدٍ.

    Halit’ten sonra Ali geldi.

    c) Fiile doğrudan doğruya değil (أَنْ) ile bağlanırlar ve cümleye muzâf olduklarında cümlenin başında (أَنْ) bulunur:

    ناَمَ الطِّفْلُ قَبْلَ أَنْ يَرْجِعَ أَبُوهُ مِنَ الْعَمَلِ.

    Çocuk babası işten dönmeden uyudu.

    جاَءَ أَحْمَدُ بَعْدَ أَنْ ذَهَبَ أَبُوهُ.

    Ahmet, babası gittikten sonra geldi.

    d) (قَبْلَ) ve (بَعْدَ)’nin muzâfun ileyhi hazfedilince zamme üzere mebnî olur.

    فَرَّ يَعْقُوبُ مِنْ قَبْلُ.

    Önce Yâkub kaçtı.

    ذَهَبَ خاَلِدٌ وَ عُمَرُ مِنْ قَبْلُ.

    Önce Halit ve Ömer gitti.

    Kur’ân-ı Kerîm’de (مِنْ قَبْلُ) ve (مِنْ بَعْدُ) şeklinde kullanılışı yaygındır.

    * (يَوْمَ) ve (حِينَ) kelimeleri cümleye muzâf olduklarında başlarına (أَنْ) gelmez:

    دَخَلَ الطُّلاَّبُ الصَّفَّ حِينَ دَقَّ الْجَرَس.

    Zil çaldığı zaman öğrenciler sınıfa girdiler.

    تَرَكْتُهُ يَوْمَ عَلِمْتُهُ خاَئِناً.

    Onu hain olarak tanıdığım gün terkettim.

    اِنْتَظَرْتُهُ فِي الْمَطاَرِ إِلَى حِينَ حَضَرْتَ.

    Sen gelene kadar hava alanında bekledim.

    *Mef’ûl-i fih fiilin önünde gelebilir[7]:

    اَلْيَوْمَ زُرْتُ أَباَكَ.

    Bu gün babanı ziyaret ettim.

    MEBNÎ ZARFLAR

    Mebnî zarflar 17 tane olup 6 tanesi mekân zarfı, 10 tanesi zaman zarfı, bir tanesi de hem mekân hem de zaman zarfı olarak kullanılır. Mebnî oldukları için mahallen mansûbturlar:

    a) Mebnî mekân zarfları:

     

    حَيْثُ

    أَيْنَ

    ثَمَّ

    لَدَى

    لَدُنْ

    هُناَ

     

    حَيْثُ

    yer (..dığı yere, ..eceği yere, ..dığı yerde)

             

    Cümleye muzaf olan mebnî mekân zarfıdır. Bu cümle isim ya da fiil cümlesi olabilir. Genellikle fiil cümlesi olur. Sonu zamme üzre mebnî olduğundan mahallen mansûb sayılır.

    اِذْهَبُوا إِلَى حَيْثُ شِئْتُمْ. 

    İstediğiniz yere gidiniz.

    اِجْلِسْ حَيْثُ أَنْتَ جاَلِسٌ.

    Oturduğun yerde otur.

    جَلَسْتُ حَيْثُ أَسْتَطِيعُ الْقِراَءَةَ مُرْتاَحاً.

    Rahatça okuyabileceğim bir yerde oturdum.

    Not: (حَيْثُ) Başka anlamlara da gelebilir:

            (بِحَيْثُ) …şekilde

    بَنَى الْمَلِكُ قَصْراً عاَلِياً بِحَيْثُ يُرَى مِنْ بَعِيدٍ.

    Kral uzaktan görülebilecek şekilde yüksek bir köşk bina etti.

    فَدَنَا[8] الطاَّلِبُ مِنَ الْمُعَلِّمِ بِحَيْثُ يَسْمَعُ كَلاَمَهُ.

    Öğrenci öğretmene sözünü duyacak şekilde yaklaştı.

           (مِنْ حَيْثُ) ..bakımından, yönden

    اَلْأَعْداَءُ أَقْوَى مِنْ حَيْثُ إِنَّهُمْ كَثِيرُ الْعَدَدِ.

    Düşmanlar sayıları çok olması bakımından bizden daha kuvvetlidir.

     

    سَنَسْتَدْرِجُهُمْ مِنْ حَيْثُ لاَ يَعْلَموُنَ.

     

    Biz (Kur’ân'ı yalanlayanları) bilemeyecekleri yönden azar azar helâka yaklaştırırız (Arâf 182) .

     

    أَيْنَ

    Nerede, nereye. (Fetha üzere mebnî soru isimlerindendir. Şart olarak da kullanılır)

    أَيْنَ جَلَسْتِ ؟

    Nerede oturdun?

    أَيْنَ تَكُونُوا يُدْرِكْكُمُ الْمَوْتُ.

    Nerede olursanız olun ölüm size ulaşır.

    ثَمَّ

    Orada, oraya (Fetha üzere mebnîdir).

    ثَمَّ وَلَدٌ يَلْعَبُ.

    Orada bir çocuk oynuyor.

    (مِنْ) ile kullanılınca ..için, ..den, ..dan dolayı, anlamına gelir:

    وَمِنْ ثَمَّ كَتَبْتُ رِساَلَةً إِلَى صَدِيقِي.

    Bundan dolayı arkadaşıma bir mektup yazdım.

    لَدُنْ - لَدَى

    Yanında katında nezdinde, tarafında, huzurunda

    وَ عَلَّمْناَهُ مِنْ لَدُناَّ عِلْماً.

    Ona tarafımızdan bir ilim öğretmiştik (Kehf 65) .

    شاَهَدْتُ عَلِياًّ لَدَى الْباَبِ.

    Kapının yanında Ali’yi gördüm.

    هُناَ

    Burada, buraya (Sükûn üzere mebnîdir)

    هُناَ مَدْرَسَتُناَ.

    Burası okulumuzdur.

         

    b) Mebnî zaman zarfları:

    أَياَّنَ

    مَتَى

    لَماَّ

    مُنْذُ

    مُذْ

    أَمْسِ

    قَطُّ

    اَلْآنَ

    إِذاَ

    إِذْ

     

    أَياَّنَ

    Ne zaman…dığı zaman, her ne zaman (soru ve iki fiili muzâriyi cezmeden şart edatı olarak kullanılır, fetha üzere mebnîdir)

     

    أَياَّنَ يَوْمُ الدِّينِ ؟

    Kıyâmet günü ne zaman?

     

    أَياَّنَ تُبْعَثُونَ مِنْ قُبُورِكُمْ ؟

    Kabirlerinizden ne zaman diriltileceksiniz?

     

    أَياَّنَ تَذْهَبْ أَذْهَبْ

    Ne zaman gidersen giderim.

     

    مَتَى

    Ne zaman? (Soru ve şart ifade eden sükûn üzere mebnî zaman zarfıdır.)

    مَتَى تَحْضُرُ ؟

    Ne zaman geliyorsun?

    مَتَى تَحْضُرْ أَذْهَبْ

    Ne zaman gelirsen giderim.

    لَماَّ

    (Mâzînin önünde; ..dığında , ..dığı zaman, ..ınca, ..iken ..

    Muzârinin önünde; henüz ..medi, henüz …madı)

    لَماَّ نَزَلَ الْمَطَرُ جَرَى السَّيْلُ.

    Yağmur yağınca sel aktı.

    هَلْ ذَهَبْتَ إِلَى الْمَدْرَسَةِ؟

    Okula gittin mi?

    لَماَّ أَذْهَبْ.

    Henüz gitmedim.

    مُذْ = مُنْذُ

    ..den beri, ..den bu yana, ..dığından beri..

    İsim olarak kullanılınca zaman zarfıdır ve yanına isim veya fiil gelir. Harf olarak kullanılınca cer harfidir.

    ماَ زُرْتَنِي مُذْ جِئْتَ.

    Geldiğinden beri beni ziyaret etmedin.

    ماَ رَأَيْتُكَ مُنْذُ سَنَةٍ.

    Seni bir seneden beri görmedim.

    أَمْسِ

    Dün. (Esre üzere mebnî geçmiş zaman zarfıdır.)

     

    لِماَذاَ لَمْ تَحْضُرْ أَمْسِ ؟

    Dün neden gelmedin?

     

    قَطُّ

    Asla, hiç, katiyyen (Mâzî manalı fiillere mahsustur)

     

    ماَ كَذَبْتُ عَلَيْكَ قَطُّ.

    Sana asla yalan söylemedim.

     

    لَمْ أَشْرَبِ الْخَمْرَ قَطُّ.

    Hiç içki içmedim.

     

    اَلْآنَ

    Şimdi, şu anda (Fetha üzere mebnîdir.)

     

    اَلْآنَ خَفَّفَ اللَّهُ عَنْكُمْ.

    Şimdi Allah yükünüzü hafifletti (Enfâl, 66) .

     

    إِذاَ

    O zaman, ..dığında, ..dığı zaman, ınca, ..ken

    (Cümleye muzaf olan sükûn üzere mebnî zaman zarfıdır. Ardından hep iki fiil gelir. Birinci bölümdeki şart fiili genellikle mâzî olur. إِذاَ da bu fiile muzaftır. Cevap fiili mâzî de olsa muzâri anlamı verilir.)

     

    إِذاَ جاَءَ الرَّبِيعُ تَفَتَّحَتِ الْأَزْهاَرُ.

    Bahar geldiği zaman çiçekler açar.

     

    إِذاَ جاَءَ نَصْرُ اللَّهِ وَالْفَتْحُ. . .

    Allah'ın zaferi (yardımı) ve fetih geldiği zaman..(Nasr, 1).

     

                        

    Not: (إِذاَ) nın iki kullanılışı daha vardır:

    a) Bazen şart anlamı ifade etmeyip yalnız zaman anlamı ifade eder. Şart olmaktan çıktıkları için bu türlerden sonra iki fiil gelmez. Yalnız bir fiil bulunur. Bu da genellikle yeminden sonra gelişindedir:

    وَ اللَّيْلِ إِذاَ يَغْشَى.

    Andolsun gecenin karanlığı büründüğü zamana (Leyl, 1) .

    وَ النَّهاَرِ إِذاَ تَجَلَّى.

    And olsun gündüzün aydınlandığı zamana (Leyl, 2) .

    b) Müfâcee (sürpriz) edatı olur, “bir de ne göreyim, bir de baktım ki” şeklinde tercüme edilir.

    خَرَجْتُ فَإِذاَ حَيَّةٌ بِالْباَبِ.

    Çıktım, bir de ne göreyim, kapıda bir yılan.

    إِذْ

    Bir zamanlar, vaktiyle, o zaman , o vakit …dığında, ..dığı zaman, ..eceği zaman  (Sükûn üzere mebnî cümleye muzaf olan zaman zarfıdır.)

       

    وَاذْكُرُوا إِذْ كُنْتُمْ قَليِلاً فَكَثَّرَكُمْ...

    Hatırlayın ki vaktiyle pek az idiniz (Allah) sizi çoğalttı (A’râf 86) .

    Çoğu zaman tercümede hatalar yapılabilen bir edat olduğu için إِذْ edatını ayrıntılı işlemekte yarar vardır:

    a) (إِذْ) den sonra mâzî fiil gelmişse tercüme edilirken “hani (hatırla)+ mişli geçmişin hikayesi[9] şeklinde yapılır:

    وَ إِذْ قاَلَ إِبْراَهِيمُ لِأَبِيهِ آزَرَ أَ تَتَّخِذُ أَصْناَماً آلِهَةً.

    Hani İbrâhim babası Azer’e putları tanrı mı ediniyorsun demişti (En’âm, 74).

    وَ اذْكُرُوا إِذْ جَعَلَكُمْ خُلَفاَءَ مِنْ بَعْدِ عاَدٍ وَ بَوَّأَكُمْ فِي الْأَرْضِ...

    (Rabbiniz) sizi Âd kavminin yerine getirmiş, yeryüzünde yerleştirmiş idi de..(A’râf, 74)

    b) (إِذْ) den sonra muzâri fiil gelmişse şimdiki zamanın hikayesi şeklinde çevrilir:

    إِذْ يُرِيكَهُمُ اللَّهُ فِي مَناَمِكَ قَلِيلاً.

    Hani Allah onları uykunda sana az gösteriyordu (Enfâl, 43).

    c) (إِذْ) den sonra isim cümlesi gelmişse cümlede fiil olmadığı için sadece “idi” kelimesiyle çevrilir.

    وَ اذْكُرُوا إِذْ أَنْتُمْ قَلِيلٌ مُسْتَضْعَفُونَ فِي الْأَرْضِ.

    Hatırlayın, hani siz yeryüzünde az, zayıf ve biçâre idiniz de…(Enfâl, 26)

      (إِذْ) edatının diğer özellikleri:

    *(إِذْ) şu kelimelere muzâfun ileyh olarak da gelir:

    بَعْدَئِذٍ

    ondan sonra

    حِينَئِذٍ

    o zaman

    ساَعَتَئِذٍ

    o saat

    قَبْلَئِذٍ

    ondan önce

    يَوْمَئِذٍ

    o gün

    وَقْتَئِذٍ

    o vakit

    عاَمَئِذٍ

    o yıl

    سَنَتَئِذٍ

    o sene

     

     

    يَفْرَحُ المْؤُْمِنوُنَ بِنَصْرِ اللَّه.ِ  يَوْمَئِذٍ وَ

    O gün mü'minler Allah'ın yardımıyla sevinirler (Rum 4-5) .

    * (إِذْ) Gelecek zaman zarfı olur:

    فَسَوْفَ يَعْلَمُونَ إِذِ الْأَغْلاَلُ فِي أَعْناَقِهِمْ.

    Onlar bukağılar boyunlarına geçirildiği zaman bileceklerdir.

     

     

     

    * (إِذْ) (..den, ..den dolayı, için, çünkü anlamında)  sebep bildirir:

    عاَقَبْتُ الْمُذْنِبَ إِذْ أَساَءَ.

    Suçluyu kötülük yaptığı için cezalandırdım.

    لَمْ يَسْمَحِ الْمُعَلِّمُ لَكَ بِدُخُولِ الصَّفِّ إِذْ تَأَخَّرْتَ.

    Geç kaldığın için öğretmen sınıfa girmene izin vermedi.

     

       

    * (إِذْ) (..aniden , ansızın, bir de baktım ki, bir de ne görelim anlamında) müfâcee (sürpriz) edatı olur. Genellikle ondan önce (بَيْناَ-بَيْنَماَ) (..iken) kelimeleri bulunur.

    فَبَيْنَماَ هُوَ يَبْحَثُ عَنْ أَخِيهِ إِذْ سُرِقَ مِنْهُ الدَّراَهِمَ.

    O kardeşini ararken bir de ne görsün, paraları çalınmış.

    فَبَيْنَماَ كُناَّ ساَئِرِينَ فِي الْغاَبَةِ إِذْ طَلَعَ عَلَيْناَ ذِئْبٌ.

    Biz ormanda yürürken bir de baktık ki, karşımıza bir kurt çıkıverdi.

    *Bazen (إِذاَ) nın kısaltılmışı şeklinde kullanılır. Cümleye muzaf olduğu için (..ğı) şeklinde tercüme edilir.

    إِذْ جاَءَ عَلِيٌّ.

    Ali geldiği zaman..

    c) Hem zaman hem mekân için kullanılan mebnî zarf:

    أَنَّى

    Nerede, nereden, ne zaman, nasıl[10]

    أَنَّى لَكَ هَذاَ ؟

    Bu sana nereden?

    أَنَّى يَكُونُ ذَلِكَ ؟

    O nasıl olur?

    أَنَّى تَذْهَبْ أَذْهَبْ.

    Nereye gidersen giderim.

       

    Cümle Bağlamada Kullanılan Bazı Edatlar :

    أَنْ

    .... diye

    Daha önce harfu tefsir olarak bahsettiğimiz gibi kendinden sonra gelen fiil emir siygasında ise tefsir yani açıklama edatı olarak görev yapar.

    وَ أَوْحَيْناَ إِلَى موُسىَ أَنِ اِضْرِبْ بِعَصاَكَ الْبَحْرَ.

    Musa'ya değneğini denize vur diye vahyettik (Şuara 63) .

    أَشاَرَ الضاَّبِطُ أَنِ اهْجُموُا.

    Subay saldırın diye işaret etti.

     

     

     

    ماَ Edatının Kullanılışları:

    ماَ + mâzî fiil ...dığı sürece, ...dıkça

    ماَ لَمْ + meczûm muzâri fiil  .....mediği sürece, ...medikçe

    ماَ عَصَيْتَنِي أُعَذِّبُكَ.

    Bana isyan ettiğin sürece sana azab edeceğim.

    لاَ نَخاَفُ ماَ كُنْتُمْ مَعَناَ.

    Siz bizimle oldukça korkmayız.

    لَنْ تَدْخُلُوا الْجَنَّةَ ماَ لَمْ تُؤْمِنُوا بِاللَّهِ.

    Allah’a iman etmedikçe cennete giremezsiniz.

    مِثْلَماَ ..gibi

    لَقَدْ اجْتَهَدَ هُناَ مِثْلَماَ اجْتَهَدَ هُناَكَ.

    Burada da oradaki gibi ictihad etti.

    ماَ edatı bazen de isimlerin sonuna ilâve edilerek ismin belirsizliği arttırılır:

    يَوْماً ماَ خَرَجْناَ.

    (Herhangi) Birgün dışarı çıktık.

     

    MEF’ÛLÜN FİH (ZAMAN ZARFLARI) İLE İLGİLİ AYETLER

    1- أَلَمْ يَرَوْا كَمْ أَهْلَكْنَا قَبْلَهُمْ مِنَ الْقُرُونِ أَنَّهُمْ إِلَيْهِمْ لاَ يَرْجِعُونَ .

    (36/YÂSÎN, 31). (Müşrikler) görmüyorlar mı ki, onlardan önce nice kavimler helâk ettik. Onlar tekrar dönüp de bunlara gelmezler.

    2- وَإِذَا قِيلَ لَهُمُ اتَّقُوا مَا بَيْنَ أَيْدِيكُمْ وَمَا خَلْفَكُمْ لَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَ .

    (36/YÂSÎN, 45). Onlara yapmakta olduğunuz ve yapıp arkada bıraktığınız işlerde Allah'tan korkun; umulur ki size merhamet olunur denildiğinde (aldırmazlar).

    3- إِنَّ أَصْحَابَ الْجَنَّةِ الْيَوْمَ فِي شُغُلٍ فَاكِهُونَ .

    (36/YÂSÎN, 55). O gün cennetlikler, gerçekten nimetler içinde safa sürerler.

    4- اَلْيَوْمَ نَخْتِمُ عَلَى أَفْوَاهِهِمْ وَتُكَلِّمُنَا أَيْدِيهِمْ وَتَشْهَدُ أَرْجُلُهُمْ بِمَا كَانُوا يَكْسِبُونَ .

    (36/YÂSÎN, 65). O gün onların ağızlarını mühürleriz; yaptıklarını (kazanmış oldukları şeyleri) bize elleri anlatır, ayakları da şahitlik eder.

    5- قُلْ يُحْيِيهَا الَّذِي أَنْشَأَهَا أَوَّلَ مَرَّةٍ وَهُوَ بِكُلِّ خَلْقٍ عَلِيمٌ .

    (36/YÂSÎN, 79). De ki: Onları ilk defa yaratmış olan diriltecek. Çünkü O, her türlü yaratmayı gayet iyi bilir.

     

    6- يَسْأَلُهُ مَنْ فِي السَّموَاتِ وَالْأَرْضِ كُلَّ يَوْمٍ هُوَ فِي شَأْنٍ .

    (55/RAHMÂN, 29). Göklerde ve yerde bulunan herkes, O'ndan ister. O, her an yaratma halindedir.

    7- فَيَوْمَئِذٍ لاَ يُسْأَلُ عَنْ ذَنْبِهِ إِنْسٌ وَلاَ جَانٌّ .

    (55/RAHMÂN, 39). İşte o gün insana da cine de günahı sorulmaz.

    8- بَيْنَهُمَا بَرْزَخٌ لاَ يَبْغِيَانِ .

    (55/RAHMÂN, 20). Aralarında bir engel vardır, birbirine geçip karışmazlar.

    9- يَطُوفُونَ بَيْنَهَا وَبَيْنَ حَمِيمٍ آنٍ .

    (55/RAHMÂN, 44). Onlar, cehennemle kaynar su arasında dolaşır dururlar.

    10- يَقُولُ الْإِنْسَانُ يَوْمَئِذٍ أَيْنَ الْمَفَرُّ .

    (75/KIYÂME, 10). O gün insan, "Kaçacak yer neresi!" diyecektir.

    11- كَلاَّ لاَ وَزَرَ {75/11} إِلَى رَبِّكَ يَوْمَئِذٍ الْمُسْتَقَرُّ .

    (75/KIYÂME, 11, 12). Hayır, hayır! (Kaçıp) sığınacak yer yoktur! O gün varıp durulacak yer, sadece Rabbinin huzurudur.

    12- وُجُوهٌ يَوْمَئِذٍ ناَضِرَةٌ {75/22} إِلَى رَبِّهَا نَاظِرَةٌ {75/23} وَوُجُوهٌ يَوْمَئِذٍ بَاسِرَةٌ .

    (75/KIYÂME, 22, 23, 24). Yüzler vardır ki, o gün ışıl ışıl parıldayacaktır. Rablerine bakacaklardır (O'nu göreceklerdir). Yüzler de vardır ki, o gün buruşacaktır;

    13- لاَبِثِينَ فِيهَا أَحْقَابًا .

    (78/NEBE, 23). (Azgınlar) orada çağlar boyu kalacaklar ,

    14- يَوْمَ يَقُومُ الرُّوحُ وَالْمَلَائِكَةُ صَفًّا لاَ يَتَكَلَّمُونَ إِلاَّ مَنْ أَذِنَ لَهُ الرَّحْمَنُ وَقَالَ صَوَابًا.

    (78/NEBE, 38). Ruh (Cebrail) ve melekler saf saf olup durduğu gün, Rahmân'ın izin verdiklerinden başkaları konuşmazlar; konuşan da doğruyu söyler.

    15- إِنَّا أَنْذَرْنَاكُمْ عَذَابًا قَرِيبًا يَوْمَ يَنظُرُ الْمَرْءُ مَا قَدَّمَتْ يَدَاهُ وَيَقُولُ الْكَافِرُ يَا لَيْتَنِي كُنْتُ تُرَابًا .

    (78/NEBE, 40). Biz, yakın bir azap ile sizi uyardık. O gün kişi önceden yaptıklarına bakacak ve inkârcı kişi: "Keşke toprak olsaydım!" diyecektir.

    16- وَمِنْ شَرِّ غَاسِقٍ إِذَا وَقَبَ {113/3} وَمِنْ شَرِّ النَّفَّاثَاتِ فِي الْعُقَدِ {113/4} وَمِنْ شَرِّ حَاسِدٍ إِذَا حَسَدَ .

    (113/FELÂK, 3).Karanlığı çöktüğü zaman gecenin şerrinden, düğümlere üfürüp büyü yapan üfürükçülerin şerrinden ve kıskandığı vakit kıskanç kişinin şerrinden (sabahın Rabbine sığınırım!)

     

    17- إِذَا جَاءَ نَصْرُ اللَّهِ وَالْفَتْحُ .

    (110/NASR, 1). Allah'ın yardımı ve zafer geldiği zaman,...

    18- فَإِذَا فَرَغْتَ فَانْصَبْ .

    (94/İNŞİRÂH, 7). Boş kaldın mı hemen (başka) işe koyul,

    19- فَأَمَّا الْإِنْسَانُ إِذَا مَا ابْتَلاَهُ رَبُّهُ فَأَكْرَمَهُ وَنَعَّمَهُ فَيَقُولُ رَبِّي أَكْرَمَنِ .

    (89/FECR, 15). İnsan var ya, Rabbi kendisini imtihan edip de ikramda bulunduğunda ve bol nimet verdiğinde "Rabbim bana ikram etti" der.

    20- وَإِنِّي كُلَّمَا دَعَوْتُهُمْ لِتَغْفِرَ لَهُمْ جَعَلُوا أَصَابِعَهُمْ فِي آذَانِهِمْ وَاسْتَغْشَوْا ثِيَابَهُمْ وَأَصَرُّوا وَاسْتَكْبَرُوا اسْتِكْبَارًا .

    (71/NÛH, 7). (Nuh (a.s.) der ki;) Gerçekten de, (imana gelmeleri ve böylece) günahlarını bağışlaman için onları ne zaman davet ettiysem, parmaklarını kulaklarına tıkadılar, (beni görmemek için) elbiselerine büründüler, ayak dirediler, kibirlendikçe kibirlendiler.

    21- تَكَادُ تَمَيَّزُ مِنَ الْغَيْظِ كُلَّمَا أُلْقِيَ فِيهَا فَوْجٌ سَأَلَهُمْ خَزَنَتُهَا أَلَمْ يَأْتِكُمْ نَذِيرٌ .

    (67/MÜLK, 8). Neredeyse cehennem öfkesinden çatlayacak! Her ne zaman oraya bir topluluk atılsa, onun bekçileri onlara: Size, (bu azap ile) korkutucu bir peygamber gelmemiş miydi? diye sorarlar.

    22- فَلَمَّا رَأَوْهُ زُلْفَةً سِيئَتْ وُجُوهُ الَّذِينَ كَفَرُوا وَقِيلَ هَذَا الَّذِي كُنْتُمْ بِهِ تَدَّعُونَ .

    (67/MÜLK, 27). Ama onu (azabı) yakından gördükleri zaman, inkâr edenlerin yüzleri kararacak ve (kendilerine): İşte sizin isteyip durduğunuz budur! denecektir.

    23- كَمَثَلِ الشَّيْطَانِ إِذْ قَالَ لِلْإِنْسَانِ اكْفُرْ فَلَمَّا كَفَرَ قَالَ إِنِّي بَرِيءٌ مِنْكَ إِنِّي أَخَافُ اللَّهَ رَبَّ الْعَالَمِينَ .

    (59/HAŞR, 16). (Münafıkların durumu) tıpkı şeytanın durumu gibidir. Çünkü şeytan insana "İnkâr et" der. İnsan inkâr edince de: Ben senden uzağım, çünkü ben âlemlerin Rabbi olan Allah'tan korkarım, der.

    24- وَيَقُولُونَ مَتَى هَذَا الْوَعْدُ إِنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ .

    (36/YÂSÎN, 48). Onlar: Eğer gerçekten doğru söylüyorsanız, bu tehdit ne zaman gerçekleşecektir? derler.

    25- وَلَمَّا بَلَغَ أَشُدَّهُ آتَيْنَاهُ حُكْمًا وَعِلْمًا وَكَذَلِكَ نَجْزِي الْمُحْسِنِينَ .

    (12/YÛSUF, 22). (Yûsuf) erginlik çağına erişince, ona (isabetle) hükmetme (yeteneği) ve ilim verdik. İşte güzel davrananları biz böyle mükâfatlandırırız.

     

     

    26- وَإِذَا مَسَّ الْإِنْسَانَ الضُّرُّ دَعَانَا لِجَنْبِهِ أَوْ قَاعِدًا أَوْ قَآئِمًا فَلَمَّا كَشَفْنَا عَنْهُ ضُرَّهُ مَرَّ كَأَنْ لَمْ يَدْعُنَا إِلَى ضُرٍّ مَّسَّهُ كَذَلِكَ زُيِّنَ لِلْمُسْرِفِينَ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ .

    (10/YÛNUS, 12). İnsana bir zarar geldiği zaman, yan yatarak, oturarak veya ayakta durarak (o zararın giderilmesi için) bize dua eder; fakat biz ondan sıkıntısını kaldırınca, sanki kendisine dokunan bir sıkıntıdan ötürü bize dua etmemiş gibi geçip gider. İşte böylece haddi aşanlara yapmakta oldukları şeyler güzel gösterildi.

    27- قُلْ لاَ أَمْلِكُ لِنَفْسِي ضَرًّا وَلاَ نَفْعًا إِلاَّ مَا شَاءَ اللّهُ لِكُلِّ أُمَّةٍ أَجَلٌ إِذَا جَاءَ أَجَلُهُمْ فَلاَ يَسْتَأْخِرُونَ سَاعَةً وَلاَ يَسْتَقْدِمُونَ .

    (10/YÛNUS, 49). De ki: "Ben kendime bile Allah'ın dilediğinden başka ne bir zarar ne de bir menfaat verme gücüne sahibim." Her ümmetin bir eceli vardır. Ecelleri geldiği zaman artık ne bir saat geri kalırlar ne de ileri giderler.

    28- إِذْ يُوحِي رَبُّكَ إِلَى الْمَلآئِكَةِ أَنِّي مَعَكُمْ فَثَبِّتُوا الَّذِينَ آمَنُوا سَأُلْقِي فِي قُلُوبِ الَّذِينَ كَفَرُوا الرُّعْبَ فَاضْرِبُوا فَوْقَ الْأَعْنَاقِ وَاضْرِبُوا مِنْهُمْ كُلَّ بَنَانٍ .

    (8/ENFÂL, l2). Hani Rabbin meleklere: "Muhakkak ben sizinle beraberim; haydi iman edenlere destek olun; Ben kâfirlerin yüreğine korku salacağım; vurun boyunlarına! Vurun onların bütün parmaklarına!” diye vahyediyordu.

    29- قَالَ ادْخُلُوا فِي أُمَمٍ قَدْ خَلَتْ مِن قَبْلِكُمْ مِنَ الْجِنِّ وَالْإِنْسِ فِي النَّارِ كُلَّمَا دَخَلَتْ أُمَّةٌ لَعَنَتْ أُخْتَهَا حَتَّى إِذَا ادَّارَكُوا فِيهَا جَمِيعًا قَالَتْ أُخْرَاهُمْ لِأُولاَهُمْ رَبَّنَا هَؤُلاَءِ أَضَلُّونَا فَآتِهِمْ عَذَابًا ضِعْفًا مِنَ النَّارِ قَالَ لِكُلٍّ ضِعْفٌ وَلَكِنْ لاَ تَعْلَمُونَ .

    (7/A’RÂF, 38). Allah buyuracak ki: "Sizden önce geçmiş cin ve insan toplulukları arasında siz de ateşe girin!" Her ümmet girdikçe yoldaşlarına lânet edecekler. Hepsi birbiri ardından orada (cehennemde) toplanınca, sonrakiler öncekiler için, "Ey Rabbimiz! Bizi işte bunlar saptırdılar! Onun için onlara ateşten bir kat daha fazla azap ver!" diyecekler. Allah da: Zaten herkes için bir kat daha fazla azap vardır, fakat siz bilmezsiniz, diyecektir.

    MEKÂN ZARFLARI İLE İLGİLİ AYETLER

    30- وَالْمَلَكُ عَلَى أَرْجَائِهَا وَيَحْمِلُ عَرْشَ رَبِّكَ فَوْقَهُمْ يَوْمَئِذٍ ثَمَانِيَةٌ .

    (69/HAKKA, 17). Melekler onun (göğün) etrafındadır. O gün Rabbinin arşını, bunların da üstünde sekiz (melek) yüklenir.

    31- قَالَ فَبِمَا أَغْوَيْتَنِي لَأَقْعُدَنَّ لَهُمْ صِرَاطَكَ الْمُسْتَقِيمَ .

    (7/A’RÂF, 16). İblis dedi ki: Öyle ise beni azdırmana karşılık, and içerim ki, ben de onları saptırmak için senin doğru yolunun üstüne oturacağım.

    32- وَإِذَا صُرِفَتْ أَبْصَارُهُمْ تِلْقَاءَ أَصْحَابِ النَّارِ قَالُوا رَبَّنَا لاَ تَجْعَلْنَا مَعَ الْقَوْمِ الظَّالِمِينَ .

    (7/A’RÂF, 47). Gözleri cehennem ehli tarafına döndürülünce de: Ey Rabbimiz! Bizi zâlimler topluluğu ile beraber bulundurma! derler.

    33- وَلَمَّا جَاءَ مُوسَى لِمِيقَاتِنَا وَكَلَّمَهُ رَبُّهُ قَالَ رَبِّ أَرِنِي أَنظُرْ إِلَيْكَ قَالَ لَنْ تَرَانِي وَلَكِنِ انْظُرْ إِلَى الْجَبَلِ فَإِنِ اسْتَقَرَّ مَكَانَهُ فَسَوْفَ تَرَانِي فَلَمَّا تَجَلَّى رَبُّهُ لِلْجَبَلِ جَعَلَهُ دَكًّا وَخَرَّ مُوسَى صَعِقًا فَلَمَّا أَفَاقَ قَالَ سُبْحَانَكَ تُبْتُ إِلَيْكَ وَأَنَا أَوَّلُ الْمُؤْمِنِينَ .

    (7/A’RÂF, 143). Musa tayin ettiğimiz vakitte (Tûr'a) gelip de Rabbi onunla konuşunca "Rabbim! Bana (kendini) göster; seni göreyim!" dedi. (Rabbi): "Sen beni asla göremezsin. Fakat şu dağa bak, eğer o yerinde durabilirse sen de beni göreceksin!" buyurdu. Rabbi o dağa tecelli edince onu paramparça etti, Musa da baygın düştü. Ayılınca dedi ki: Seni noksan sıfatlardan tenzih ederim, sana tevbe ettim. Ben (bu dünyada senin görülemeyeceğine) inananların ilkiyim.

    34- قُلْ لاَ أَقُولُ لَكُمْ عِنْدِي خَزَآئِنُ اللّهِ وَلاَ أَعْلَمُ الْغَيْبَ وَلا أَقُولُ لَكُمْ إِنِّي مَلَكٌ إِنْ أَتَّبِعُ إِلاَّ مَا يُوحَى إِلَيَّ قُلْ هَلْ يَسْتَوِي الأَعْمَى وَالْبَصِيرُ أَفَلاَ تَتَفَكَّرُونَ .

    (6/EN’ÂM, 50). De ki: Ben size, Allah'ın hazineleri benim yanımdadır, demiyorum. Ben gaybı da bilmem. Size, ben bir meleğim de demiyorum. Ben, sadece bana vahyolunana uyarım. De ki: Kör ile gören hiç bir olur mu? Hiç düşünmez misiniz?

    35- جَزَاؤُهُمْ عِنْدَ رَبِّهِمْ جَنَّاتُ عَدْنٍ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الْأَنْهَارُ خَالِدِينَ فِيهَا أَبَدًا رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُمْ وَرَضُوا عَنْهُ ذَلِكَ لِمَنْ خَشِيَ رَبَّهُ .

    (98/BEYYİNE,  8). Onların Rableri katındaki mükâfatları, zemininden ırmaklar akan, içinde devamlı olarak kalacakları Adn cennetleridir. Allah kendilerinden hoşnut olmuş, onlar da Allah'tan hoşnut olmuşlardır. Bu söylenenler hep Rabbinden korkan (O'na saygı gösterenler) içindir.

    36- وَأَمَّا مَنْ أُوتِيَ كِتَابَهُ وَرَاءَ ظَهْرِهِ .

    (84/İNŞİKÂK, 10). Kitabı arkasından verilen kimseye gelince,

    37- وَبَنَيْنَا فَوْقَكُمْ سَبْعًا شِدَادًا .

    (78/NEBE, 12). Üstünüzde yedi kat sağlam göğü bina ettik.

    38- رَبِّ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا الرَّحْمَنِ لاَ يَمْلِكُونَ مِنْهُ خِطَابًا .

    (78/NEBE, 37). O, göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunanların Rabbidir. O, rahmândır. O gün insanlar O'na karşı konuşmaya yetkili değillerdir.

    39- إِنَّ هَؤُلاَءِ يُحِبُّونَ الْعَاجِلَةَ وَيَذَرُونَ وَرَاءَهُمْ يَوْمًا ثَقِيلاً .

    (76/İNSÂN, 27). Şu insanlar, çarçabuk geçen dünyayı seviyorlar da önlerindeki çetin bir günü (ahireti) ihmal ediyorlar.

    40- بَلْ يُرِيدُ الْإِنْسَانُ لِيَفْجُرَ أَمَامَهُ .

    (75/KIYÂMET, 5). Fakat insan önündekini (kıyâmeti) yalanlamak ister.

     

    41- وَقُلْنَا يَا آدَمُ اسْكُنْ أَنْتَ وَزَوْجُكَ الْجَنَّةَ وَكُلاَ مِنْهَا رَغَداً حَيْثُ شِئْتُمَا وَلاَ تَقْرَبَا هَذِهِ الشَّجَرَةَ فَتَكُونَا مِنَ الْظَّالِمِينَ .

    (2/BAKARA, 35). Biz: Ey Âdem! Sen ve eşin (Havva) beraberce cennete yerleşin; orada kolaylıkla istediğiniz zaman her yerde cennet nimetlerinden yeyin; sadece şu ağaca yaklaşmayın. Eğer bu ağaçtan yerseniz her ikiniz de kendine kötülük eden zâlimlerden olursunuz, dedik.

    42- إِنْ كَانَتْ إِلاَّ صَيْحَةً وَاحِدَةً فَإِذَا هُمْ جَمِيعٌ لَدَيْنَا مُحْضَرُونَ .

    (36/YÂSÎN, 53). Olan müthiş bir sesten ibarettir. Bunun üzerine onların hepsi hemen huzurumuzda hazır bulunurlar.

    43- قَالُوا يَا مُوسَى إِنَّا لَنْ نَدْخُلَهَا أَبَدًا ماَ دَامُوا فِيهَا فَاذْهَبْ أَنْتَ وَرَبُّكَ فَقَاتِلاَ إِنَّا هَاهُنَا قَاعِدُونَ .

    (5/MÂİDE, 24). "Ey Musa! Onlar orada bulundukları müddetçe biz oraya asla girmeyiz; şu halde, sen ve Rabbin gidin savaşın; biz burada oturacağız" dediler.

     

    back to top